Ahmet Turan Alkan

'Bilim nedir ve ne işe yarar?' sorusuna devletin vereceği hiçbir cevap yoktur. Dolayısıyla sosyal bilim nedir ve ne işe yarar sorusunun cevabını beklemek de safça bir iyimserlikten ibaret kalacaktır.

Türkiye'de bilim bir statü işareti ve bir kariyer biçiminden ibarettir ve bu yüzden Türkiye, bilim ve eğitim gibi iki itibarlı kavramı, gençlerini askerlik veya evlenme çağına gelene kadar oyalayacak bir "boş zamanları değerlendirme ve avutma" usulü olarak görmektedir. Türkiye'de bilim eğitimi insanlara ilmi mantık kazandırmayı amaçlamaz; o, kriket, tenis veya sabah yürüyüşleri gibi prestijli ama gereğinde kolayca vazgeçilebilir bir şeydir. Devlet için bilimin ve ilmi mantığın lüzumu yoktur; devlet, tamamen kendinden menkul ve adeta göklerden yerlere zembille indirilmiş intibaı uyandıran bir içgüdüye dayanarak davranır, karar alır ve uygular. Dağlara taşlara, okul ve resmi bina duvarlarına "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" vecizesinin iri harflerle yazılmış olması mantık çelici bir şaşırtmacadan ibarettir.

Devlet, ilimle iş görmez; ilmin sonuçlarına aldırmaz ve devlet katmanlarında ilmi zihniyet barınamaz. Aksi varid olsaydı devletin bütçe imkanlarıyla ayakta duran onca sosyal bilimle uğraşan kurumunun araştırma sonuçları ciddiye alınır ve problem çözmek için veri olarak kullanılırdı. Artık "hikmet"i hükümet" diye bir kavramdan söz edemiyoruz; bunun yerine "ilhâm"ı hükümet" denilse sezâdır. Hükümetin şahsında devlet, ne yazık ki nice zamandan beri akıl ve bilimle değil, kaynağı meşkuk ve galib ihtimalle butlan ile mâlul, meçhul bir kaynaktan nâzil olan bulanık ilhamlarla siyaset etmektedir...

Başörtüsü meselesinde devletin, sosyal bilimden ne kadar istifade ettiği konusunda kim tatminkâr bir izahta bulunabilir? Onüç ondört yaşındaki sabi"sıbyanın sokak ortasında itilip kakılması, hakarete uğraması ve modernleşme projesinin en büyük ayağını teşkil eden "devlet denetimindeki resmi eğitim süreçlerinden" alıkonulması hangi ilmi tutumun eseri olabilir? Açıkça söylemek gerekirse televizyon görüntülerini seyrettikçe korku ve endişeyle titrediğimi itiraf etmeliyim. Bu görüntüler bana, ileride kullanılmak üzere daha şimdiden küçük dozlar halinde yüklenmeye başlanan büyük bir fitnenin ilk işaretleri gibi göründü. Örnekleri sıralamam uzun sürer ama bu gibi küçük kışkırtmaların daha sonraları nasıl büyük fitne ve felâketlere yol açtığını bizim nesil defalarca seyretmiştir. Bu durumda gerek yayın kuruluşlarına ve gerekse başörtülü kızlarımız ve ailelerine büyük sorumluluklar düşüyor.

"Niçin hâlâ biz sorumlu olalım, eziyete uğrayan ve mağdur edilen bizleriz; biraz da başkalarının sorumluluk hissetmesi gerekmez mi?" itirazını anlıyor ve peşinen paylaşıyorum ama sezgilerim bana çok daha büyük bir fitnenin ayak seslerini haber veriyor. Başörtülü öğrencilere reva görülen muamelenin akılla, mantıkla, bilimle, laiklikle ve hukukla hiçbir alâkası yok, buna rağmen ajitasyon adım adım tırmandırılıyor. Pehlivan yapılı bir emniyet görevlisinin neredeyse kırk kiloluk bir masum ev hanımını sokağın ortasında yere yıkması açıkça söylemeliyim ki beni korkuttu ve işin daha yüksek tansiyonlara tırmandırılacağı konusunda endişelenmeme sebep oldu. Ortada hiçbir makul gerekçe yok iken bazı çevrelerin "camilere niçin bayrak asılmıyormuş bakalım" edâsıyla ortalığa dökülmesini de aynı minvalde bir hareket görüyorum. Böyle şeylerin akıl ve mantık doğrultusunda tartışılmasından netice alındığını henüz tarihler yazmadı. Âgâh olalım; birileri üzüm yemenin değil bağcıyı hırpalamanın hesabı peşinde.

Temkin ve sağduyu yine bize düşecek; bu ülkenin aslî unsurunu teşkil etmenin bedeli de bu işte!