Ahmet Turan Alkan

Gerçekle doğru arasında bazen, arasına bir otomobil park edecek büyüklükte bir mesafe bulunabilir; nitekim filozofun biri, "Kesin doğruluk gerçek olmayabilir." derken galiba böyle bir şeyi kastetmekteydi.

Aşağıda anlatacağım -daha doğrusu başkasından nakledeceğim- hikâyenin gerçekle hiç bir alâkası olmadığı kesindir; gerçek değil ama doğru olup olmadığına okuduktan sonra birlikte karar verelim isterseniz.

Hikâyeyi bana tanımadığım bir "dost" e-mektupla göndermiş; biliyorsunuz, her millî edebiyatın bünyesinde artık bir de "internet edebiyatı" diye isimlendirilmesi gereken yeni bir edebî tür ortaya çıktı. Bu da onlardan biri sayılabilir. Gönderenin ve yazarın adını bilmediğim için yazamadım fakat bu edebiyatın tabiatı hakkında bilgi sahibi olmanız için imlâsına dokunmadan aktarıyorum.

Efendim olay İngiltere'de geçiyor...


İngiltere Kraliçesi'ne dev bir inci hediye edilmiş. Kraliçe taca takılmayacak kadar büyük bu incinin delinerek, tahtın arkasına asılmasını istemiş. Ancak İngiltere'deki bütün kuyumcular, böyle nadir bir inciyi delerken kırılmasından korkarak bu işe yanaşmamışlar. İnci, Fransa başta olmak üzere pek çok ülkenin kuyumcularına götürülmüş ama hepsi de aynı gerekçeyi ileri sürüp inciyi delmeye yanaşmamışlar. Neden sonra bir deniz subayı İstanbul'da Kapalıçarşı'da bu işi yapabilecek nitelikte ustaların olduğunu söylemiş. Bir heyet hazırlanmış, İstanbul'a gidip Sultanın huzuruna çıkmışlar. Sultan bir tercüman vermiş heyetin yanına ve Kapalıçarşı'ya göndermiş. Tercüman, çarşıda köhne bir dükkâna sokmuş heyeti. İçeride ak saçlı ustaya durum anlatılmış. Ne çare ki usta diğer meslektaşlarının söylediğinin aynısını söyleyince heyet hep birlikte sızlanmaya başlanmış "Kraliçe bizi mahvedecek" diye. Usta heyetin çaresizliğine acımış,"Bakın efendiler, demiş. "Sorumluluk kabul etmem ama bende bir çırak var, belki bu işi o yapabilir. Ama diyorum ya sorumluluk kabul etmem." Heyettekiler çaresiz, "olur" demiş. Usta seslenmiş:

  • Oğlum Veli, bir bak hele...

Arka taraftaki perde aralanmış. Elinde bir matkapla 13-14 yaşlarında bir çocuk çıkmış.

Usta:

  • Oğlum demiş, hele şu inciyi bir del bakalım.

Bu sözü duyan Veli hiç düşünmeden elindeki matkabı inciye daldırmış. İnci tam ortasından delinmiş. Heyet sevinç içinde ustaya dönmüş:

  • Ya usta bu nasıl iş, dünyanın en ünlü kuyumcularının yapamadığı bu işi bu çocuk nasıl yapar?

Usta bir heyete bakmış, bir de Veli'ye ve soruyu cevaplamış:

  • Efendim, o haddini bilmez!

Hadise kesinlikle uydurma, fakat kıssadan hissesi tastamam "doğru".

Bu hikâye, bana bir fıkra hatırlattı; üç aşağı beş yukarı nüktesi birbirine benziyor.

Elektrik ustası inşaatta kan-ter içinde çalışmakta; her tarafta kablolar, borular... Tesisat döşemeye yarayan âlet-edevat. Ustanın bir de çırağı var, yukarıdaki Veli'nin yaşlarında bir şey. Usta bir ara çırağa sesleniyor,

-Oğlum, ben yerimden kalkamıyorum şu iki telden birini tutup bana getirsene!

Çocuk "olur usta" deyip tellerden birini eliyle tutarak ustasına getiriyor. Ustası diyor ki,

-Aman öteki tele sakın dokunma; o telde bilmem kaç bin volt var!


Cehâlete methiye düzdüğüm zannedilmesin fakat bu hadiseler bize, her şey hakkında bilgi sahibi olmanın pek de iyi bir şey olmadığını ihsâs etmiyor mu? Sözgelişi, eğer yerinde ve zamanında, "Bilmiyorum, görmedim, ben bundan anlamam." diyebilecek olsak, kim bilir ne kadar rahat ederdik, çünkü bilmek rahatsız edicidir, insanı bilinçli olmaya ve eyleme sevk eder.

Sonra al başına belâyı...


Mevzuu, "yanlış bilmek, öyle zannetmek" üzerine bir fıkra ile noktalayacağız; aslında bu fıkra filan değil, bir minibüs dolusu şahit huzurunda yaşanmış bir hadise.

Ben "taşra şehirlerinden biri" diyeceğim, siz âgâh olacaksınız! İşte bu şehirlerden birinde, küçük bir çay ocağı işleten Ali emmi diye bir adam yaşıyor. Ali emminin iki oğlu var; bu iki oğuldan büyük olanı haylaz mı haylaz. Her sabah tevbe edip o günün akşamında dayanamayarak yine "şârib'ün leyl ü ve'n-nehar" gezen hürmetkâr sarhoş abilerden. Kafası berrak iken pek efendi, pek bir hatırşinas fakat içkiye bulaşınca kendini kaybeden cinsten bir delikanlı.

Yine içkiye tevbe edip, "taze bismillah" diyerek başladığı günün geç saatlerine doğru bizim haylaz delikanlı, yine nefsine mağluben işret arkadaşlarının yanında alıyor soluğu. "Al bâde ver kadeh" derken öyle sarhoş oluyorlar ki, gece geç vakit evlerine gitmek için güç-bela gelebildikleri otobüs durağında ayakta duramıyor, boş çuvallar gibi sağa sola yıkılıveriyorlar.

Bizim polisler çilekeş insanlar; vazife kapsamında böylelerini sokaklardan toparlayıp evlerine götürmek de var; aslında görevleri değil ama acıyorlar, üstelik bizim haylazı da iyi tanımaktalar.

Ekip aşağı iniyor, sarhoş delikanlıları söylene söylene tutup minibüse arka koltuğa bindiriyorlar. Yola koyuluyorlar; bizim haylaz az sonra biraz ayılınca, elini zorlukla cebine atıp biraz bozukluk çıkardıktan sonra öndekinin omzuna vurarak peltek peltek sesleniyor,

-Şşt hemşeriim, arkadan bir kişi parası, şunu şoföre uzatsana!

Ekip otosundaki bütün polislerin siniri tepelerine çıkıyor. Başta şoför mahallindeki memur olmak üzere ekipteki bütün polisler, "kimdir bu densiz" diye arkalarına dönüp bakıyorlar.

Bizimki durumu yanlış anlıyor, önce okkalı bir küfür salladıktan sonra diyor ki,

-Ne bakıyorsunuz be; hepinizin parasını ben mi vereceğim; hade bakayım Alman usülü, Alman usulü!