Ahmet Turan Alkan

Yazarın kötüsü kendinden bahsedermiş; aslına bakarsanız sadece kötü yazarlar değil, hemen herkes kendinden bahsetmeyi sever fakat aynı şeyi yazarlar yapmaya kalkışınca hoş olmuyor demek ki.Fakültede ceza hukuku ve kriminoloji dersine giren bir hocamız vardı; ismini ancak internet âleminde yaptığım uzun aramalardan sonra hatırlayabildim: Prof. Dr. Yılmaz Günal.

Genç denilebilecek bir yaşta (1932-1980) aramızdan ayrılan rahmetli hocamızın dersleri, bugünün gençleri tarafından "stand up" gösterisi diye adlandırılan bir neş'e ikliminde geçer ve fakültede küçük amfi diye bilinen salondan dışarıya, Yılmaz hoca'nın dersleri esnasında sık sık patlayan kahkahaların gürültüsü aksederdi. Bu dersleri çok sever ve dikkatle dinler, başarılı da olurduk, çünkü Yılmaz Hoca ceza hukuku veya kriminoloji (suç ve suçluların incelendiği bilim dalı) konularında bir örnek göstermek gerektiği vakit, ya kayınvalidesini ya kayınbiraderini veya eniştesini örnek olayın baş kahramanı yaparak meseleye şahsî, hatta ailevi bir görüntü kazandırmayı bilirdi. Hocanın kayınvalidesi mevkiindeki hanımın, sade ev hanımlığı ile geçen hayatı esnasında bu kadar fazla kriminolojik hadiseye karışmış olması elbette imkânsızdı ve belki hanımefendinin, dâmâdı tarafından nasıl da latifeye getirilerek harcandığından haberi bile yoktu ama biz pekâlâ bilirdik ki Yılmaz Hoca'nın yaptığı sadece dersin iyi anlaşılması ve dikkatin yoğunlaşması için yapılmış küçük şakalardan ibarettir.

Meselâ şöyle bir şey:

-Otomobili ile Bakanlıklar'dan Ulus'a doğru seyir halinde iken sekiz otomobile çarpıp, dört yayayı da hastanelik ederek ne kadar kabiliyetli bir şoför olduğunu gösteren kayınbiraderim, olaydan sonra numaralı gözlüklerini evde unuttuğunu ileri sürerek hakimden beraatini ister; bu durumda kayınbiraderimin eylemlerinden zarar gören diğer kişiler...

Yılmaz Hoca kendinden mi bahsediyordu, yoksa başka bir şey mi yapıyordu, su götürür meseledir fakat bu vesile ile Hocamızı anmış ve rahmet dilemiş olalım.

Efendim, kendimden bahsetmek zorundayım çünkü anlatacağım her iki olay benim başımdan geçti.

İlki bundan 15-20 sene kadar öncesine dair. O günlerde çalıştığım üniversitede henüz eli yüzü düzgün bir câmi bulunmuyor; bizler de kampüsün güneyinde tepelerin yamacındaki eski şantiye binalarında cuma namazlarımızı kılıyoruz, Şantiye binası dediğim, dörde sekiz-on metre ölçülerinde derme çatma bir kulübecik. Sağdan soldan toparlanan kilimler, muşambalar... Kontrplaktan çatılıvermiş bir mihrap nişi, bir limon sandığı yüksekliğinde minber çıkıntısı, çatı, pencere, kapı... Mescid mi; al sana mescid!

Cumadan cumaya ziyaret ettiğimiz bu şirin fakat döküntü mü döküntü mescidin imamı müezzini de yok tabii. Şöyle bir düşünüyorum da, galiba o günlerde bu mescitte imamlık görevini, idari personelden bazı arkadaşlar yerine getiriyordu; müezzinlik ise rekabete açık bir görevdi; sesi yanık memur ve hizmetli arkadaşlar -Allah razı olsun- bu görevi şevkle ve zevkle yerine getiriyorlardı.

Uzatmayalım, mevsimlerden yaz; elâlem tatilde. Akademik kadro tatil diye çekip gitmiş haklı olarak, memur takımı da öyle.

Cuma için mescide geldik. Bir tuhaflık var. Ortalıkta kimseler yok. Daha önceleri, meselâ kışın en sert veya çamurlu günlerinde bile barakanın dışında karın, yağmurun, çamurun üstüne gıcır gıcır ceketini pardesüsünü serip namaza duranlar olurdu. Bugün kimseler, cemaatten kimseler görünmüyor.

İçimden dedim ki ayakkabımı çıkarırken; cemaat yoksa imam ve müezzin de yok değildir ya. Nasıl olsa koca üniversitede bu işi yapacak arkadaş eksik olmaz. Mutlaka içerdedirler...

Yanılmışım; içeri girdiğimde gördüğüm manzara, benim gibi düşündükleri apaçık belli birkaç memurdan ibaret; onlar da benim gibi merakla "Hoca yok, müezzin yok; ee, Cuma namazı kılmayacak mıyız yani?" diye merakla bekliyorlar.

Yine içimden dedim ki, "Gelirler gelirler; son dakikada olsun birisi gelir ve bizi böyle boynu bükük bir cemaat olmaktan kurtarır mutlaka!"

Beş dakika kaldı, gelen yok; üç dakika kaldı, gelen yok; bir dakika kala bir kişi daha geldi ama halinden hiç de imamlık yapacak birine benzemiyordu; o da gelip yanımıza diz çöktü, başladı beklemeye.

Beş kilometre ötedeki şehirden cuma ezanları yükselmeye başladığında biz hâlâ bekliyorduk. Ezanlar bitti, cemaat birbirine bakmaya başladı.

Nihayet birisi cesaretini toplayıp dedi ki, "Hocam, siz imam olsanız; ben de iç ezanı okurum, ne dersiniz?"

Hoppala! Yahu tamam; vakit namazı olsa vaziyeti idare edebiliriz, sağda-solda, evde-barkta biraz bu hususta temrin yapmışlığımız, hatta Ramazan gecelerinde evde teravih bile kıldırmışlığımız var ama cuma namazı kıldırmak buna benzemez ki! Evvelemirde hutbe hazırlayacaksın; sonra hutbeden önce ve sonra okunan Arapça dualar var; bu dualara çoğumuzun kulağı âşinâdır, hatta hatırlatan olsa gerisini bile getirenimiz çıkar ama lâzım olduğunda hatırlayıp okumak mümkün değil benim için.

-Yahu olur mu öyle şey, yapamam, bilemem, diyecek oldum, baktım arkadaşlar mahzunlaştı, "Yaparsın be hocam; ne var ki zaten iki rekâtçık." dediler.

Hani uçakta pilot baygınlık geçiriyormuş da uçağı kullanmak vazifesi bana kalmış gibi bir durum! "Eh" dedim, "Artık ufak-tefek kusuruma bakmayacaksınız!"

-Eyvallah hocam, ne demek, dediler. Birisi gidip mihrabın kenarındaki onluk inşaat çivisine asılmış bir cübbe getirdi. O tutacak, ben giyeceğim; o sevap kazanacak; ben?

-Kalsın, dedim. "O zaman sarığı taksanız" diye rica eder yollu imamın sarığını uzattı. Kararlıydım, "Olmaz!" dedim; "Şu yerdeki yeşil takke yetişir!"

Bir yandan zihnî mânâda panik halindeyim: Hangi zamm-ı sûreleri okuyacağım, hutbede ne söyleyeceğim?

Yine uzattım gitti; neticede o cuma günü, Kardaşlar tepesinin eteğindeki o derme-çatma mescid barakasında biz beş altı kişi cuma namazımızı eda ettik; Cenab-ı Hak ibâdetlerimizi eksiğiyle-kusuruyla kabul eder inşallah!

Fakat ben kariyerime önemli bir madde daha ilave etmiş oldum bu vesileyle!

İmamlık; hatta cuma namazı imamlığı!

O günden sonra bir daha tekerrür etmedi ama bana yetti.

İmdi gelelim kariyerimdeki bir başka dinî hizmet başarısına:

Vaizlik!

Koca camiin kürsüsüne çıkıp yüzlerce kişiye hitaben nasıl bir saate yakın vaaz verdiğimin tafsilatından haberdar olmak isteyenler, nasipse gelecek haftayı beklemek zorunda kalacaklar efendim.