Ahmet Turan Alkan.net Gayriresmi Ahmet Turan Alkan Sitesi

Hükümetin cicim ayları boyunca saygılı, anlayışlı ve konuşulabilir bir muhatap görüntüsü vermeye itina eden CHP, zaman geçtikçe, mesafeli, nazik ve anlayışlı muhalefet anlayışının kendisine zemin kaybettireceği endişesine kapılarak DP"nin ezici meclis çoğunluğu karşısında varoluş endişesine kapılan 50"li yılların CHP"sini andıran hırçın tutumları benimsemeye başladı.

12 Eylül yönetiminin en şaşırtıcı kararı, diğer bütün siyasi partilerle birlikte CHP"nin de kapatılmasıydı; siyasi hayatın sona erdirildiği bir demde CHP"nin de kapatılması bugünün kuşaklarına tabii görünebilir ama 27 Mayıs Darbesi"nde tersi olmuştu; iktidardaki Demokrat Parti kapatılarak mensupları kovuşturulmuş, CHP"nin ise yolu açılmıştı. 27 Mayıs"ı yakın dönem tarihi içinde lekeli hale getiren pek çok ayrıntı vardır ve birisi de budur. Böylece CHP devletle neredeyse özdeş hale getirilmiş oluyordu; her seçime katılan ve her seçimde kendi halkından dayak yiyen bir parti.

Aslına bakılırsa CHP"nin, çok partili hayata geçildiği dönemde bir tarih hâtırası olarak kapatılması ve o kadroların yeni bir isim altında siyaset yapma haklarını kullanması gerekirdi. CHP"lilerin çoğu zaman dikkat etmeden kullandıkları, "Devleti kuran parti biziz, biz Atatürk"ün partisiyiz" gibi övünmelerin aslında ne kadar incitici ve itici anlamlar taşıdığını fark etmek gerekir. CHP, "tek parti" devrinin partisiydi ve tek parti ile özdeşleşmişti. Tek parti döneminde muhalefet yoktu, basın hürriyeti, örgütlenme hürriyeti, fikir hürriyeti de yoktu ve CHP böyle bir olağanüstü dönemin uzvuydu; onun, çok partili hayatta kimi zaman askeri darbelerin kanadı altında sığınarak, gâhi popülizmden, gâhi sosyalizmden medet umarak ve fakat "Atatürk"ün partisiyiz biz" şişinmesinden asla vazgeçmeyerek ayakta durmaya çabalaması ve girdiği her seçimde hüsranla karşılaşması anakronik bir vaziyettir. CHP"lilerin, çok partili hayatta insanların başka partilere ve fikirlere yakınlık duymalarının en tabii hak olduğunu öğrenmeleri gerek. Atatürk ise devletin, milletin sembolü; partilerüstü bir şahsiyet. Siyasi nezaket bizde gelenekselleşmiş olsaydı, "Atatürkçülük" üzerinden siyaset yapmak ayıp karşılanır, her siyasi partinin aynı derecede Atatürk"e yakın olduğu karînesinin zarafeti kabul görürdü.

CHP"nin taraftar sayısı günden güne değişir ama muhalifleri nesil be nesil varlıklarını büyük bir kararlılıkla korurlar. CHP"nin bunca kemikleşmiş muhalif zümreyi her dem karşısında bulmasının temel sebebi, tek parti rejiminde yaşanılan tatsızlıkların CHP"ye fatura edilmesinden ibaret değildir, tam aksine bu partinin 1950-60 yılları arasında, yani çok partili hayatta izlediği siyaset tarzı, kararlı bir muhalif kitlenin doğmasına sebep olmuştur.

CHP, 27 Mayıs Darbesi"nin destekçisi olmak şaibesinden asla kurtulamadı; halbuki hadiseler, CHP"nin efsanevi lideri İnönü"nün gerginliği darbeye kadar uzanmadan yatıştırabileceğini gösteriyor. 27 Mayıs"tan sonra konu hakkında yazılıp çizilenler genellikle darbenin kaçınılmazlığını ispat gayesiyle kaleme alınmış şeyler olduğu ve esasen bu gibi kayıtları tutanların CHP taraftarı olduğu bilindiği için günümüzde bile 27 Mayıs, mahiyeti tartışılır bir mesele olarak bilinir. Oysa ki bu darbe, Türkiye"de sivil siyaset geleneğini tam orta yerinden kıran, gerileten ve belki de kangren olmuş bir uzuv gibi tâkatten düşüren bir hadisedir ve öyle bilinmesi gerekir. Sebebi var: Bu darbe vesilesiyle Türkiye"de siyaset hukuku büyük yara almış ve üstü kapalı bir "askeri vesayet" rejimi uygulamaya konulmuştur. İkinci olarak yargı gücü büyük itibar kaybına uğramış ve devletin üç temel rüknünden birisi olmak misyonunu ifâda kronik sıkıntı çekmeye başlamıştır ve nihayet üçüncü olarak bu darbe, kendisini devletle aynîleştiren İttihat ve Terakkici particilik tarzının CHP"nin şahsında kurumlaşmasına yol açmış, halk oyuyla iktidar olmak ümidini kaybeden kliklerin, darbe desteğiyle kendine iktidar stratejisi çizme heyecanlarını yeşertmiştir. Ayrıntılara girmeden tek cümleye ifade etmek gerekirse, bu darbe ile demokrasi kültürü feci derecede kan kaybına uğramıştır.

Bugünün CHP"si, 3 Kasım seçimlerine, tarihi kusurlarından arınmış bir görüntü çizmeye karar vermiş bir hâletle girdi. Adaylarını belirlerken vaktiyle düşülen hataları tekrarlamamaya itina etmesi de dikkat çekiciydi. DSP"nin hiç umulmadık bir olaylar dizisi sonucunda sıfıra müncer olmasının kazandırdığı bedava avantajla barajı geçerek Meclis"teki tek muhalefet partisi haline geldi ve bu andan itibaren CHP"de bir varoluş endişesinin işaretlerini gösteren mütereddid davranışlar gözlenmeye başladı. Hükümetin cicim ayları boyunca saygılı, anlayışlı ve konuşulabilir bir muhatap görüntüsü vermeye itina eden CHP, zaman geçtikçe, mesafeli, nazik ve anlayışlı muhalefet anlayışının kendisine zemin kaybettireceği endişesine kapılarak "sert jön" tavırları sergilemeye, kısaca DP"nin ezici meclis çoğunluğu karşısında varoluş endişesine kapılan 50"li yılların CHP"sini andıran hırçın tutumları benimsemeye başladı. Bu tutumun doruk noktası, 23 Nisan münasebetiyle Meclis"te düzenlenen resepsiyonu boykot etmesiydi. Bu resepsiyona, yüksek askeri bürokrasi ve Cumhurbaşkanı da katılmayarak "serin duruş" gösterdiler ama CHP, boykot ligine iştirak etmekle meşru duruş yerini bir anlamda inkâr etmiş oldu zira sadece CHP için değil, her siyasi parti için Meclis, her türlü meşruiyetin ana kaynağıdır; CHP"nin hükümeti boykot ediyorum zannıyla Meclis"e tavır alması doğrusu hiç de siyasi zarafete uymadı.

Bu bir önsezi, belki önseziden daha çok verilere dayalı bir tahmin: CHP"nin seçimlerden önce muhtemel bir hükümet görevine hazırlıksız olduğu az-çok biliniyordu ama muhalefete hazırlık yapmadığını anlamak sürpriz oldu. Bir muhalefet partisinin mutlak geçimsizlik tavrı ile hükümetin her eylemini onaylamak hâleti arasında çok daha zengin tutarlı davranış seçenekleri de olmalı. CHP galiba bu noktada, yeni tercihler aramakta tutuk görüntü sergiliyor. Parti içi dengelerin kararsızlığı, CHP içinde ve dışında küskün ve kırgınların her an yeni bir bölünme hareketine teşne durması yüzünden olsa gerek, Deniz Baykal önderliğindeki parti yönetimi, doğru olduğuna pek inanmasa da 50"li yılların hırçın CHP"sinin vücut dilini taklit etmek alışkanlığından kurtulamamış gibi görünüyor. Zor mesele. Partilerin de bir kimyâsı var elbette: CHP"nin kimyâsı, kimyada NŞA, yani "normal şartlar altında" diye bilinen kısaltma kapsamında kendi özelliklerini korumakta sıkıntıya düşüyor olmalı; CHP, normal şartlar altında (yani muhalefette) hemen sertleşiveriyor ve partililere has kollektif hâfızanın yönlendirdiği tepkilere mahkûm olmaktan kurtulamıyor. Tek parti geleneğine dayanan bir parti hafızası, parti içi hiziplerden büyük huzursuzluk duyan bir gerginlikle birleşince ortaya bir varoluş endişesi çıkıyor. CHP, günübirlik gerginlik siyasetlerinde varlık sebebini arıyor.

CISS

Zaman"ın televizyon sayfasında bir haber: Fatih Üniversitesi"ne mensup gençlerin kurduğu Yeni Ufuklar Kulübü, yılın en başarılı komedi dizisi olarak Ekmek Teknesi"ni seçmiş. Oyuncularına göre dizinin başarısı "alaturka olması"na bağlıymış. Alaturka? Ne demek alaturka? Sözlük mânâsı, "Türk tarzı, Osmanlı işi" mânâsına gelmesine rağmen bu kelime, zamanla kapsam değiştirerek bütün Şark dünyasına mahsus bir mânâ yükü kazanmış ve pratikte daha ziyade, bize dair gibi görünmesine rağmen benimsemediğimiz davranış kalıplarını isimlendirmekte tercih olunur bir kınama sıfatı haline gelmiştir. Meselâ bir Türk musikisi sanatçısının yaptığı müziği "alaturka" diye nitelerseniz bundan hakaret anlamı bile çıkarabilir; kezâ alaturka, modernin, yeni görgü kurallarının zıddı mânâsında da kullanılır. Hal böyle olunca Ekmek Teknesi"ni nitelemek için alaturka tâbiri, eksik ve yanlış kalıyor. Galiba gençler, "Bu dizide geleneksel değerlere önem veriliyor" demek istediler. Küçük bir kusur ama kültür denilen şey kavram kullanmaktır biraz da; doğru kavramı, doğru vesile ile doğru yerde kullanmak. Bu tâbir her kimin ağzından çıktı ise, ta buralardan kulağını çekmek isterim: "Maksustan mı yapıyorsunuz böyle hataları gençler?"

AKLINIZDA BULUNSUN

FENER PATRİKHANESİ

Fener Patrikhanesi, ilmî dikkat ve endişe ile kaleme alınmış bir araştırma ve tanıtma kitabı. Bizde böyle eserler nedense misyonerlik endişesiyle tedirginlik yaratır. Tam aksine faydalı, tanıtıcı, kullanışlı bir müracaat kitabı. İki yazarından biriyle, yani Yorgo Benlisoy"la, Sivas"ta askerlik görevini yaparken tanışmıştık. Diğer yazar ise Elçin Macar. Kitapta, sadece Fener Patrikhanesi"nin tarihçesi değil, "kilise" tarihinin mühim bir kısmı da özetlenerek verilmiş. Keza Patrikhane"nin Osmanlı ve Cumhuriyet yönetimleriyle kurduğu ilişkilerin kanuni niteliğini gösteren temel belgeler de "ekler" kısmında yer almakta

(Ayraç yay. Ankara, 1996, 167 s.)