Ahmet Turan Alkan

Aziz mü’minler, Peter Prensibi, 1968 yılında L.J. Peter ve R. Hull tarafından yayınlanmış mizah tarafı yüksek bir incelemenin adıdır.

Kısaca, bir idari yapı içindeki her çalışanın liyakatsizlik göstereceği noktaya kadar terfi etme eğiliminde olduğunu savunur. Karşıdan bakınca sanki bürokratik yapıları hicveden mizahî bir klişe gibi görünüyorsa da insanın değişmeyen tabiatındaki önemli bir özelliğin altını çizdiği de inkâr edilemez.

Kendine üçüncü bir şahısmış gibi dışarıdan bakabilme, yargılama ve denetleyebilme kabiliyetinden söz ediyoruz; böylelerine düne kadar “insân-ı kâmil” derlerdi, dün de nâdirdi, bugün de öyledir. İnsanların çoğu (ekser’ün-nâs), sahip oldukları liyâkat derecesine takdir edememek gibi zihnî bir optik ârıza ile mâlul. Bürokratik ve siyasî yapılardaki hiyerarşik dizilişin insana telkin ettiği rekabet hissi, diyelim ki şahsî ve ahlâkî bir alanda rahatça tesbit edebileceği kusurları görünmezleştiriyor. Peter Prensibi’nin, alçakgönülle bir tespitle kendini mizâhî bir tez olarak takdim etmesine rağmen iktidar elektriği yayan her yapıda iz bırakması, belki böyle izah edilebilir.

Peter prensibin daha kısa bir karşılığı bulunabilir mi; bana “hırs” isabetli bir kelime gibi görünüyor. Hırsta ifrat vardır, hak edilenin üstünde bir şeyler edinme ihtirası. İmtihan edileceğimiz maddelerden biri de bu.

İnsanların çoğu, yapıp ettikleri veya arzuladıkları şeyler konusunda nefislerini ibrâ etmek için, kendilerine mâkul gerekçeler bulmakta sıkıntı çekmezler: “Ben bu arzumun gerçekleşmesini çok istiyorum ama buna hırs demek haksızlık olur; ısıttığı demiri tavında dövmek için canıtezlik eden bir demircinin ivmesine hırs denilebilir mi?” veya “Hakkım olan bir şeyi talep etmekle Peter prensibinde dalga geçilen insanlar arasına girmiş olamam çünkü el’an lâyık ve muktedir olduğum bir şeyi, üstelik kendim için değil milletim için talep ediyorum” şeklindeki gerekçelere karşı nefsimiz, yani otokontrol cihazımız pek müşfik ve pek anlayışlıdır.

Ne var ki, işte o nükte kitapta yazılıdır ve bizim ona yaklaştığımız niyete göre anlağımıza hitap etmektedir: “İşte haddi aşanların amelleri böylece kendilerine süslü gösterildi.” Üzerimize alınmayız, sahiplenmeyiz. Kınananlar hep başkalarıdır, hatta çoktan kemikleri çürüyüp gitmiş tarihî şahsiyetler veya zümrelerdir. Film seyrederken hep iyilerin tarafını tutan insânî yönelişimiz, i’tab mahiyetindeki buyrukları okurken nefsimizi enevvel bir kenara ayırıp, “Merak etme yavrum, bu azarlar sana değil, kötü insanlara, kâfirlere, münâfıklara yöneliktir” diye aklamaya kalkışır; halbuki o belki de tastamam bizim hikâyemizdir ve biz kendi hikâyemize gülmekteyizdir.

Çoğu insan, kendiyle hasbıhâl ederken nâdiren canını acıtır fakat etrafında, “Yüksel ki yerin bu yer değildir/ Dünyaya gelmek hüner değildir” diyen birileri varsa ve onlar her hafî celsede, “Sen özel bir insansın; varlığının sebebi bu tarihî vazifeye bağlıdır. Bu kara bahtlı milletin ufkuna doğmuş bir talih yıldızısın, yürü, kim tutar seni” kabilinden teşviklerde bulunmayı mûtad edinmişlerse Peter Prensibi’nin tecellî etmesine şaşırmamak gerekir.

Yukardakiler en yalnız adamlardır ve kendi nefisleriyle ivazsız-garezsiz hesaplaşmalarını unutturan zahiri kalabalıklarla çevrilmiş olmaları sanki çelişki gibi görünür; hele hele kişinin kendinde seçilmiş, işaret olunmuş bir misyon vehmetmesinin devâsı yoktur:

Sular sıkıştırılamaz, atılan her ok kebab olmaz. Liyâkatsizlik mutlaka galebe eder lakin insanların çoğu bilmez; emmâ ba’d...