Ahmet Turan Alkan

Bu sözü ilk defa nerede okuduğumu tam hatırlamıyorum; muhtemelen, Batı edebiyatını ve özellikle Latin kültürünü iyi tanıyan bir Türk yazarının eserinde, belki tercüme ettiği kitabın dipnotlarından birinde...

Biz insanların hikâyesini çok iyi özetlediğini düşündüğüm için küçük defterime not etmişim; ara sıra müracaat ettiğim olur. Latince ile münasebetim hiç derecesinde olduğu için bu sözün Türkçe’ye nasıl bir sadâkat derecesiyle nakledildiğini bilemiyorum.

Difficiles nugae! Defterime karşılığını şöyle kaydetmişim: “Büyük bir zahmet ve zorlukla tertib olunan saçmalık” (Bu arada, bir tesadüf eseriyle Üsküdar’da bir kitapçı dükkânında tam da bu gibi kelime ve tâbirler için çok kullanışlı bir lügat çalışması ele geçirdim: Sabri Kaliç’in “Ortak Kültür Kavramları Sözlüğü”, 3F Yayınevi, İst., 2006. Meraklısına tavsiye ederim fakat “difficiles nugae”yi, bu lügâtte bulamadım.) Meâli aslına sâdık olsun olmasın, kışkırtıcı, dikkat uyandırıcı ve düşündürücü bir söz. “Peki, nedir?” diye sual edersiniz; benim aklıma evvelâ şu bizim Kürt meselesi geliyor. Bir yanda bir İskender kılıcı darbesiyle (Bkz. Gordion Düğümü) bir lâhzada kolayca çözülecek intibâı veren basit bir mesele; öte taraftan karmaşık hale getirilmesi için sadece bizimkilerin değil, dünya siyasetinde ve güç paylaşımında söz sahibi her ülkenin akıllı istihbaratçılarının ortak mesaisiyle arapsaçına çevrilmiş karmaşık bir muamma. Bana kalırsa istihbarat servislerinin oyun kurucu, senaryo yazıcı kapasitesine nihai tahlilde saygı duymamızı fısıldayan güç, entelektüellerin o konuyu anlamak ve anlatmak için gösterdikleri hayran olunası gayrettir. İşte difficiles nugae sözünün böyle zamanları vasfettiğini düşünüyorum. Mahiyeti anlaşılamayan karmaşıklık karşısında nihai tepkimiz saygıdır; “Helâl olsun heriflere” diye düşünürüz, “O kadar uğraştım, yine bir şey anlamadım!”. Çocukluk yıllarımda şehrin sinemalarına gelen entelektüel dozu yüksek filimler de aynı hürmete lâyık görülürdü: “İnad ettim, beş kere seyrettim, yine de anlamadım!” cümlesinin o günlerde kendine göre kendine mahsus bir itibarı vardı.

Sadece zabıt rezaleti üzerine yazılan şeyler bile, orta zekâlı bir insana “Beş kere okudum, yine de anlamadım” dedirtecek kertede muğlak ve garip. Öyle görünüyor ki, aslında basit ve pekâlâ anlaşılabilir süreçleri karmaşık hale getirerek ona bir nevi bâtınî, (esotericism) boyut kazandırmak, güç oyununun bir parçası haline gelmiş. Sözlükte Ezoterizm’e verilen karşılık ibretlik; diyor ki, “Bir konudaki derin bilgilerin ve sırların ehil olmayanlardan gizlenerek, bir üstad tarafından sadece ehil olanlara öğretilmesi”. İşte tam da bu noktada küçücük mânâ evrenimizde bilgiye gösterdiğimiz saygının (hatta perestiş!), aslında ne kadar isabetli olduğunu tiftiklemeliyiz. Eski zamanlar itibariyle ilim, politika, sanat, hatta din gibi insanlar üzerinde otorite kurmaya yarayan sahalarda bilgi, halktan saklı tutularak otorite tesis edilirdi; modern zamanlarda bilgiyi bollaştırıp karmaşıklık husule getirerek üstünlük sağlanıyor; bundan eminim artık.

Kınadığım şeyi bizzat yapmamak için konuyu çok anlaşılır bir fıkrayla noktalayacağım: Bir gemide yıllarca tayfalık eden birisi, her sefere çıkışta yaşlı kaptanın kimselere çaktırmadan demirden bir sandığı açarak içinden bir kâğıt çıkardığını, o kâğıdı uzun uzun okuyup ezberlemek ister gibi mırıldandıktan sonra yine aynı itina ile sandığa kilitlediğini görür, deliler gibi merak edermiş. Günün birinde derya ortasında gece yarısı yaşlı kaptana emr-i Hak vâkî olmuş. O esnada bizim tayfa arkadaş nöbette olduğu için henüz kimselere söylemeden kaptan köşküne gidip sandığın kilidini açmış ve içindeki kâğıdı bulup bir nefeste okumuş; şöyle yazıyormuş kâğıtta:

-Sancak sağ, iskele sol!