Ahmet Turan Alkan

Başbakan, “Siyasi partilerden, medyadan, aydınlardan yeterli desteği alamadık ama almayı bekliyoruz” deyince alelacele üstüme vazife çıkardım fakat hemen sonra fark ettim ki biraz fazla alınganlık göstermekteyim.

Yerli film diliyle söyleyelim, acı fakat gerçek; onun destek beklediği aydın muhitler benim gibiler değil. Daha prezantabl, daha sükseli, o güzelim tâbirle “bir kısım medya”da yazıp çizen ve hükümete genellikle kronik ülser rahatsızlığı çekiyormuş intibâı veren bir yüzle bakan isimleri kasdediyor olmalıdır.

Olsun, eğer varsa bir kıymet-i harbiyesi, evet, “çözüm süreci”ni destekliyorum. Zaman gazetesi de daha ayrıntılar netleşmeden elini taşın altına koydu ve “Barış hayırdır, hayır barıştadır” sözünün arkasında kararlılıkla yerini aldı. Bu tutumu ben de paylaşıyor ve destekliyorum elbette; şahsi bir itiraz rezervim var ama: Hükümet’in BDP ile anayasa konusunda geçici ortaklık kurması esnasında başkanlık sisteminin yeni anayasa metnine yerleştirilmesine karşıyım ve eğer anayasa paketi içine başkanlık kaçmış haliyle referanduma arzedilirse bağrıma taş basıp “hayır” diyeceğim. Barış ayrı şey, başkanlığın anayasa paketine konularak referanduma sunulması daha ayrı. Başbakan adına konuşan sözcüler gerekirse başkanlıktan vazgeçebileceklerini söylediler ve bana göre çok isabetli bir tavır takındılar. İnşallah, gaz almaya yönelik geçici bir manevra değildir.

İstiyorum ki barış süreci, hiçbir siyasi hesap gözetilmeksizin sürdürülsün ve bu nazik meselenin gerektirdiği ihlâs zedelenmesin; açıklık ve samimiyet bu sürecin vazgeçilmezi, ilâcı, her şeyi. Eminim ki ihlâsına inandığı müddetçe milletin her ferdi, Başbakan’ın “gerekirse içerim” dediği baldıran zehirinden kendi hissesine düşeni, kan kusup “Kızılcık şerbeti içtim” diyerek kayıtsız şartsız ve art niyetsiz üstlenir; bunda hiç şüphe yok.

“Her nevi milliyetçilik ayaklarımın altındadır” sözünü sarf ederken Başbakan –belki çoğumuza çelişki gibi görünecek ama- “millî” bir duruş sergiliyor ve büyük bir risk üstleniyor. Peki, milliyetçi olmayan ama “millî” olan duruş nedir; Başbakan şüphesiz tâbiyetini, aidiyetlerini ve inançlarını inkâr etmiyor, üstesinden gelmek zorunda olduğuna inandığı çok müşkül bir durum karşısında millî ve dinî değerleri kullanarak siyaset yapmak hakkından vazgeçiyor. Bu ancak nadir politikacılarda rastlanabilecek bir haslettir; milliyetçi siyaset dilinin sığ ve kolay sularına iltifat etmeden, şahsi zararı bahasına toplumun tamamı için iyi ve hayırlı olandan yana tercih kullanmaktır; velev ki baldıran zehiri içmek zorunda kalsa bile. Türkiye gibi tâ bidâyetinden beri devlet adamlarından ve politikacılarından “milliyetçi retorik” duymaya alışmış bir siyasi iklimde bu sözü söyleyip ardında dirâyetle durmak, mangal gibi bir yürek gerektirir.

Bir siyasetçinin milliyetçilik gibi kolay, kullanışlı (ama kötü ve tehlikeli) bir dili kendi ihtiyârıyla reddetmesi takdir edilmelidir. Geneli itibarıyla başarılı geçen on yıllık siyasi kariyerin bu noktasında “ben milliyetçi dil kullanmayacağım!” diyebilmek öyle her babayiğidin harcı değil; bu söz âdetâ yeni anayasanın rûhunu da çerçeveliyor ve muhtevâsı hakkında esaslı bir fikir veriyor: Yeni anayasa, vatandaşını şu veya bu şekilde kamu adına tarif edip formatlamaya kalkışmayacaktır; inşallah!

Dilerim ki Başbakan bu vaadinde durur, Türkiye’nin siyâsi geleceğinde yeni bir tarzın temellerini atar ve kolay hamâset üzerine değil, projelendirilmiş ve teknik seviyede işleyen yeni bir hükûmet ve siyâset perspektifi çizerek ülkesine de en büyük iyiliği yapmış olur.

Soğukkanlı ve problem çözmeye odaklanmış siyâsetin bir kere olsun başarı kazanmasını çok ama çok isterim.