Ahmet Turan Alkan

Onu bilir onu söylerim; insan dediğin türkü söylemeyi bilmeli. Nasıl olsa herkesin söylenecek bir türküsü vardır, mesele işte o türküyü adam gibi söylemekte. Sesiniz güzel olmayabilir, çam yerine kavaktan ses verebilirsiniz ama fark etmez: Mutlaka bir türkünüz vardır ve sizin o türküyü şöyle adam gibi söylemeniz gerektiğine inanıyorum. Hayır küstahlık etmiyorum, sizin yerinize karar vermek mevkiinde de değilim; emin olduğum bir şeyden bahsediyorum. O türkü içimizde bir yerde saklıdır ve onu saklı durduğu yerde bulup da devrâna salıvermek bir şahsiyet lâzımesidir. Şöyle oldu.

Duyduk ki şehre iki türkücü gelmiş;. Türkücü dediğime bakmayın, izahı yukarıya derc edildi; bunlar türkü söylemek işini ciddiye alan adamlar. Birisi Elazığ dolaylarından çelebimeşrep bir gönül adamı: Erkan Oğur. İyiden iyiye kır düşmüş afro saçlı, orta boylu bir adam. Elinde, hangi saz dükkanında görseniz dönüp de bakmayacağınız cinsten bir "balta" bağlama.

Bağlama fakat derûnunda binbir gece hikayelerinden arta kalmış akla ziyan tınılar saklı. Batı müziğinde piyanonun amcası mevkiinde Klavsen denilen bir klavyeli çalgı vardır ya, işte bu balta bağlama gâhi klavsen olup, Batılı tarzda âh ü enîn eyliyor, gâhi şelpeli dokunuşlarla kim bilir hangi yürek yaralarını dile getiriyor.

Sesi derseniz tiz Hüseyni.

Diğeri Trabzon yöresinden belli ki bir okumuş adam; öyle okumuşa can feda birader. Adını bilirsiniz: İsmail Hakkı Demircioğlu; uzun boylu, babayiğit. Endâmına yaraşır bir divan sazı almış kucağına ki hangisi daha Dâvuttur bilene aşk olsun. "Kaba rast" desek usûl hatâsı işlemiş olur muyuz, öyle bir sadâ. İşte bu iki adam şöyle yarım tertip birbirlerine teveccüh ederek, "kusura bakmayın, biz bu işi sevdiğimiz için yapıyoruz, evimizde çalıp söyler gibi çalıp söyleyeceğiz. Hoşunuza gitmezse haberimiz olsun" diye öyle bir cümbüş eylediler ki koca salonu dolduran onca adamın her birinin içinde bir yerlere takılı kalmış türküler kıpır kıpır olup huzursuzlandılar. Hani o alışılmış "hepberaber" havasından çıngıraklı havalar da değil. Ağıtla başladı, ağıtla sürdü gitti. Hilmi Yavuz'un kulakları çınladı; dedik ki, "Eyvallah! hüzün ki en çok yakışandır bize". Ve böylece bütün bir coğrafya nağmeye inkılâb edip mızrapla tel, kalple dudak, dün ile bugün mesabesinde elle tutulur gözle görülür oldu. Çok iyi oldu. Nicedir böyle bütün rûhumla bir türküye kulak kesilmemiştim.

"Ee içimizdeki türküler ne olacak" demeye kalmadı, Erkan Usta, yarı emir yarı rica sigâsında "siz de söyleyin" deyu cevaz verince kıpırtılarımızı yele, türkülerimizi sele verip, bir güzel türkü söyledik. Koca salonda tek detone ses duymadım. "Akord ahenk demektir, birlik demektir, uyuşmak, anlaşmak, bölüşmek, kaynaşmak demektir" demişti Erkan Usta; biz dahi âhenk eyledik.

Çok iyi oldu canım!.

Başkalarına dünyayı zehir eden adamlar vardır hani, bilirsiniz; işte bunlar eminim ki derûnunda söylenecek türküsü kalmamış bahtsızlardır demek geliyor içimden. Bir başkasının türküsüne âhenk eylemeyenler ise bölüşmekten yana nasibi kesilmiş olanlardır olsa olsa. Hiç türkü söylemiş olsalardı, ellerinden ve dillerinden böyle eziyet sâdır olur muydu?

İşte bu Trabzon ve Elazığ havalisinden memleketimize mihmân gelmiş iki "genç" türkücü bize türkü söylemenin mânâ ve ehemmiyetini hatırlatıp gittiler. Cumhuriyet Üniversitesi'nin konser salonu, yapılalı beri böyle şehrâyin görmedi. Arındık, yıkandık, durulandık; evlerimize oradan memleket, gurbet, insaniyet, aşk ve hüzün götürdük.

Hüzün ki en çok yakışandı bize!

Elinize sağlık Erkan Oğur, elinize sağlık İsmail Hakkı Demircioğlu. Mütevazı tavırlarınızla gençlerimize örnek oldunuz ve onlara sadece türkü söylemeyi değil, şahsiyetin sanattan daha öncelikli ve değerli olduğunu hatırlattığınız için sizlere teşekkür ediyoruz.

Siz hep türkü söyleyin, biz iştirak edelim:

Çok iyi oluyor yahu çok iyi!