Ahmet Turan Alkan

Önce koordinat tesbiti yapalım; artık GS'lı filan değilim, takım tutmuyorum. Vaktiyle öyleydim çünkü GS'ın diğerlerinden farklı olduğunu, şampiyonluktan, başarıdan daha önemli saydığı bazı üst değerleri olduğunu zannediyordum. Onların da başarıya ve zafere tapınan sıradan bir camia olduğunu anlayınca (geç oldu ama temiz oldu) bıraktım.

Futboldan hâlâ hoşlanıyorum ama...

BU DELİKANLIDAN HEYKEL ÇIKMAZ

GS-Trabzonspor maçındaki hakem hataları, kötü ve başarısız siyasetten bunalmış basına ilâç gibi geldi. Hakeme kırmızı kart gösteren Salih, dünya basınının manşetlerine çıktı. Heykelini dikmeye niyetlenenler, onu haksızlığa ve zulme karşı yiğitçe direnen bir fazilet savaşçısı gibi görenler bile var. Dikkat ettim, futbol yazarları ve taraftarları bu delikanlının fevrî öfkesini göklere çıkarırken Türkiye'de fanatizmin batı Karadeniz'de ne kadar tehlikeli bir maya tuttuğunda bahsetmemeyi tercih ediyorlar.

Hayır, o tehlikeli eğilimler görmezden gelinip yokmuş gibi yaparak bir futbolcunun hakemi sahada küçük düşürmesi alkışlanamaz. Bu delikanlıdan bir heykel çıkmaz.

Futboldan hoşlansam da, hoşlanmasam da yokmuş gibi davranmanın gereği yok. Büyük bir endüstriden bahsediyoruz. Bir kısmımız saçma-sapan bir halk uyuşturucusu gibi görse de gencinden yaşlısına milyarlarca insan futbolla ilgileniyor, fena halde taraftarlık ediyor, kulüp armalarını TABU, 20-30 yaşları arasındaki ünlü futbolcuları kendilerine rol-model kabul ediyorlar. Eğer bu bir çılgınlıksa, iş ciddi raddelere vardı demektir, çünkü kıtalararası reklam sektörünün en çok kazanan ve kazandıran aktörleri de futbol dünyasından geliyor.

TÜRKİYE'DE FUTBOL; YERLİ VE MİLLİ OTOMOBİL

Türkiye'de futbol endüstrisi biraz yerli ve milli otomobilin hikâyesini andıran bir seyir içinde. Görünüşe göre futbolumuz diğer liglerle aynı altyapıya sahip, futbol aynı kurallarla oynanıyor, benzer şekilde idare ediliyor; futbolcuların antrenman şekilleri bile birbirinin aynı neredeyse. Bunca benzerliğe rağmen futbolumuz, dünya rekabetinde başarılı olamıyor. Futbol kulüplerimiz yarıştan kopmamak için bütçelerinin katbekat üstünde paralar borçlanarak dışardan ‘yaşlı star' ithal ediyorlar. Bu yüzden Galatasaray UEFA'nın mali kriterlerine uymadığı gerekçesiyle hayli okkalı bir ceza alacak fakat bu örnek diğer kulüpler için caydırıcı bir tesir yapmayacak. Çünkü kulüplerimiz birbirleriyle hiç de aklî olmayan çılgın bir rekabet içinde borçlanıyor ve sistematik olarak zarara giriyorlar.

Bu gidişe, politikacılar ve futbol yöneticileri başta olmak üzere kimse dur diyemiyor çünkü onlar da bu endüstriden faydalanıyorlar ve işlerin yanlış gitmesinden birinci derecede sorumlular.

BİR ŞİKE DAVASI VARDI; N'OOLDİ?

Bilindiği gibi beş sene kadar önce Türkiye büyük bir şike soruşturması şoku yaşadı. Detayları tekrarlamak anlamsız. Sonunda yargı (süreç daha bitmedi) ‘Şike filan yoktur; herkes işine baksın!' tadında bir karara vararak ipin ucunu bıraktı. Bütün şüpheliler aklandı ve kamuoyu nazarında eski itibarlarına kavuştular. Yaşandı ve bitti! Bu süreçte aklımda kalan en önemli ayrıntı Türkiye'de şikenin yapılıp yapılmaması değildi, ithama uğrayan bir takımın başkanından en sade ve mâkul taraftarına kadar müthiş bir dayanışma azmi içinde kenetlenerek takım renklerinin ve armasının ardında durmasıydı. Bu bir ‘kesin inanç' gösterisiydi ve bu haliyle ürkütücüydü.

Futbolumuzun dünya piyasasında büyük bir marka değeri yok ama futbol taraftarlığı konusunda ‘fenomen ülke'lerden biriyiz. Bu öyle bir fenomen ki çoğu taraftar, inançlarını, politik görüşlerini, hatta aile bağlarını bile takımı uğruna geri planda bırakmayı göze alıyor. Doğrusu alkışa ve takdire lâyık bir bağlılık gösterisi! Peki ardında ne var?

ÜST DEĞERLER, ÜST DEĞERLER...

Ardı yalan dünya. Futbolun veya bir başka bağlılık türünün saygıyı hak etmesi için futboldan daha yüce üst değerleri de benimsemiş olması gerekiyor bana göre; bunların başında da ahlâki prensipler geliyor. Temiz oyun, kurallara riayet, kardeşlik ve barışı futbolun üzerinde tutmak, zafere tapınmamak, başarıyı sporun bütün değerlerinin üzerine koymak da öyle.

Unutmadan listeye ilâve edeyim; muhasebe prensipleri de bu sıralamaya girmeli. Basit kural; kazandığınızdan daha fazla harcarsanız şirket batar ve kapatılır ama bir futbol takımı her ne pahasına olursa olsun yaşatılmaya çalışılır. Servetinin kaynağı belirsiz zenginler takım yönetimine alınır, fiyakalı görevler verilir, takım harcamaları üzerinden spekülasyon yapılır, karşılıksız kalacağı belli paralar savrulur. O yöneticilerden hiçbiri, kendi şirketlerini takımları gibi yönetmeye rıza göstermezler ama... Ne çelişki!

Kimse kusura bakmasın, renk aşkı, arma sadakati denilen şey insanlara, hayatlarının diğer alanlarında sıkı sıkıya bağlı kaldıkları prensipleri bile bile çiğnetiyorsa ben o ‘fenomen'e saygı duymam; zaten ‘taraftarlık'tan da bu yüzden istifa etmiştim.

‘HAKEMLER HAKKINDA KONUŞMAK PRENSİBİM DEĞİL AMA...'

Hakemlik kurumu da futbolumuzun yarım-yamalak sektörlerinden biri. İnsan kaynağımız mebzul, dil bilen, spordan anlayan gençlerimiz kıyamet gibi ama hakemlikte de dünyanın başarı listesine giremiyoruz. Niçin? Acaba Türkiye'deki yargı sisteminin bu kadar baskı altında tutulmasının bir payı var mıdır iyi hakem çıkmayışında?

Tabir çirkin ama galiba bu duruma tam uyuyor: ‘Eşeğine güç yetiremeyen semerini döver' diye bir atasözü vardır. Bizde takım halinde başarısızlığın ilk bileti kolayca hakeme gönderiliyor. ‘Hakemler hakkında konuşmak âdetim değildir ama bu defa bir şeyler söyleyeceğim; artık bıçak kemiğe dayandı' cümlesiyle başlayan demeçleri üst üste koysak ansiklopedi çapında bir literatür olur!

HAKEMLER KÖTÜ DE FUTBOL CAMİASI TEMİZ Mİ?

Hakemliğin benim savunmama ihtiyacı olduğunu zannetmiyorum fakat onlar da işlerini yaparken hepimiz kadar hataya düşüyorlar ve biz bunu tabii kabul etmiyoruz. Futbol hakemini eleştirmek ve onun cinsi tercihlerinden başlayıp atalarının ne kadar ahlâken düşük insanlar olduğu hakkında ileri geri söylenmek futbol fanatiklerinin hoşuna gidiyor. Yakın zamanlara kadar stadyumlar zaten gönlünce, bağıra-çağıra küfredip rahatlamak için kullanılan bir terapi salonu gibiydi ve durum pek değişmiş sayılmaz.

Seyircinin velev ki bir hakemi eleştirmeye hak kazanması için önce seyircilik ehliyetini göstermesi gerekir ve ben seyircimizin bu niteliği haiz olduğunu zannetmiyorum. Ayrıca futbol yöneticilerinin, federasyonun, hakem yetiştiren ve maçlara atayan kurulların hatta çoğunluğu itibariyle futbol dünyamızın nasıl bir ‘yalan dünya' olduğunu gayet iyi bildikleri halde ekmek parası için ses çıkaramayıp koroya katılan futbol basınının da aynı ehliyetsizlik seviyesinde olduğunu düşünüyorum.

Herkes futbol düzeninin nasıl bir aldatmaca olduğunu çok iyi biliyor; bakmayınız siz şu günlerde ‘N'oolacak bu futbolümüzün hali' diye acı acı yakınanlara. Onlar yine futbol endüstrisinin değirmenini döndürmeye ve bunun için gerektiğinde üst değerleri görmezden gelmeye devam edecekler.