Ahmet Turan Alkan

Başlangıcından beri laikliğin, dine ve dini sembollere yönelik bir tehdid gibi konulması ve uygulanması, sonuç itibariyle Türkiye'de laiklik kavramının aleyhine tecelli etti. İyi bir fikrin artniyetli teorisyenler, beceriksiz uygulayıcılar ve resmi ideolojiyi dogma zanneden ardıllar eliyle berbad edilmesinin tezahürleriyle baş başayız.

Bir tarafta ne pahasına olsun laikliği korumayı, kamu hizmetinin ve hatta ömrünün en anlamlı faaliyeti olduğunu zanneden tedirginler, diğer tarafta, "laiklik bu değil; yanlış anlıyoruz, başka uygulamalar da var" iddiasıyla meseleyi tartışma konusu olmaktan çıkarmak isteyen yapıcılar var. Dışardan bakan, bizim en hayati meselemizin laiklik olduğunu zannedebilir; neticede bu mânâsız yoğunlaşma laikliği araç olmaktan çıkarıp amaç haline getiriyor. Meselâ, "devlet niçin vardır?" sorusuna tereddüdsüz, "laikliği korumak için" cevabını verecek bir yığın "seçkin bürokrat" ve fikir erbâbı çıkar.

Hesaplanmalıydı ki laikliğin ülkede sağlam zemin bulması için, dini değerlere karşı hassas kitlenin tasvibi ve desteğinin kazanılması elzem ve şarttır. Tam aksine onlar ikna edilmek yerine, zorlu dayatmalara maruz bırakıldılar. Bizde "sudan gerekçelerle buhran yaratma" mühendisliğinin en parlak projesi budur. Laikliğin en budaklı uygulamalarına sahne olan Türkiye'yi, sair İslâm ülkelerine model diye gösterenleri küçümsemiyorum ama Türkiye'de laiklik, samimi yaklaşım ve tabii ki "çağdaş" uygulamalarla bir uzlaşma zemini üzerinde vücut bulsaydı, Türkiye'de hâsıl olacak müsbet enerji, İslâm dünyasına çok daha hızlı ve etkili biçimde nüfuz ederdi. Laikliğin, "fırsat verirsek dindarlar on paralık ederler" vehmiyle bir hücum stratejisi olarak dayatılması yanlış sonuçlar verdi. Tarihi misaller, dayatma yoluyla laikliği vazedenlerin samimi olmadığını ortaya koyuyor. İlk düğme yanlış iliklendiği için sonraki düğmeler anlamlı olmaktan çıkıyor; kaldı ki sonraki düğmelerin doğru iliklendiğine dair inandırıcı sebepler bulmakta da zorlanıyoruz.

Niçin böyle oldu? Çünkü yönetici elitler, yönettikleri kitleyi daha işin başında bir tehdid unsuru gibi algılamışlardı. Kendi toplumuna inanmayan, güvenmeyen, etrafında silahlı nöbetçi olmadıkça kendini emniyette hissetmeyen bir yönetici sınıfıdır bu; belki de Hindistan'da görev yapan İngiliz genel valileri, yönettikleri kitleyi tanımak ve onlara güvenmek konusunda bizimkilerden daha mutmain bir zihinle yastığa baş koyuyorlardı. Bu incitici bir benzetiş midir; belki; ama alınganlık göstermenin âlemi yok: Laiklik tartışmalarının 2003 yılının sonunda geldiği noktaya dikkat kesilelim ve görelim ki başörtüsü konusunda devletçi elitlerin yarattığı kafakarışıklığını Fransa'ya bile ihraç etmiş bulunuyoruz. Türk mallarının endüstrileşmiş ülkelere ihracı bana hep zevk vermiştir. Halbuki "halka rağmen laikçilik"in vatanı Fransa'ya laiklik hususunda içtihad ihraç etmiş olmaktan gurur duyamıyorum. Yetmiş sene zarfında laiklik fikriyatına tek katkımız inanan insanların giyimleri konusunda yasaklayıcı bir yaklaşımdan ibaret kaldıysa bundan gurur duymak gerekmiyor.

Bu satırların yazarı, laikliğin çağdaş demokrasilerin asgari şart ve araçlarından biri olduğuna samimiyetle inanıyor ama laikliğin tatbikatında kaydedilen spiral, yani kendi üzerine kıvrılarak artan problemlerin icadından hiç de mutlu değildir. Tarihin müstesnâ bir ânında, Türk tipi laiklik uygulamasında serdedebileceğimiz hürriyetçi, mutabakatçı ve toplumsal barışa açık bir uygulama tarzı, bugün devlet-toplum ilişkilerinde ve demokratik kültürün yaygınlaşmasında en azından daha problemsiz bir ülke olmamızı temin edebilirdi.