Ahmet Turan Alkan

Bombalama hadiselerinin görünürdeki failleri tesbit edildi. Meçhulün birinci tabakası çabucak bulundu ve kaldırıldı; altından çıkan malzeme zengin spekülasyonlara müsait.

Basın da bunu yapıyor zaten. Daha alttaki tabakaların günışığına çıkarılmasını da kuvvetle ümid ederiz.

İslâm tarihini, hatta bu tarihin mezhepler ve inançlar boyutunu iyi bilmeden kimliği tesbit edilen faillerin "kimliği" bilinmiş olmaz. Failler ilk bakışta dini bütün, inançlarını yaşamaya çalışan, kendi halinde, hatta sessiz sedasız intibâı veren insanlar. "İslâm terörü reddeder" kavliyle meseleye üst ölçü getirmeye çalışanları sûreta yanıltıcı ve, "bakın bakalım Müslüman'dan terörist olur muymuş, olmaz mıymış?" dedirten güçlü deliller var ortada. Canı genelleme yapmak isteyen birisi için bu kadar malzeme fazla bile.

İslâm tarihinin detaylarını doğru okumayı bilenler, orada "Harici psikolojisi" denilebilecek bir olguyla karşılaşacaklardır. Haricilik, özel isim olarak İslâm tarihine ait bir kavram ama "nass"ı sathından yorumlamak ve buna bağlı olarak ucu en feci cinayet eylemlerine bile gidebilecek radikal saplantılar geliştirmek mânâsında Hâricilik evrensel bir tutum ve kategori. Bir siyasi fırka olarak Hariciler'in izi, istisnalar dışında tamamen silindiyse de bir davranış kategorisi, bir "din algılaması" kalıbı olarak farklı isimlerde kimliklere bürünerek İslâm totalitesi içinde hâlâ yaşıyor. Hoppopname isimli eserinde Mirza Aliekber Sâbir'e ait olduğunu zannettiğim nükte, işte o vakıâyı işaretler: "Harda arslan görirem korkmirem, harda canavar görirem korkmirem velâkin harda bir Müsülman görirem; çok korkirem". Halbuki Müslüman elinden ve dilinden ve sair âzâlarından diğer insanların emin olduğu kişidir. Kimbilir Sâbir'e canavarı bile tercih ettirecek kertede dehşete düşüren "Hâricilik" tavrı, hangi hâdisede kimden ve nasıl sâdır olmuştu?

Muhammed İkbâl ise, "kaç bu Müslümandan sığın bu Müslümana" mısrâıyla olguya açıklık kazandırıyor. Her din ve gelenekte olduğu gibi kaçınılması lazım gelenler yanında sığınılması gereken bir dindar tipi de mutlaka vardır; bu mâkul ve anlaşılabilir bir olgu. Anlamakta güçlük çektiğimiz şey, hiçbir tefrik ve tahlil hassasiyeti hissedilmeksizin savurulan genellemeler. Bu gibiler, derûnundaki ince telmihleri kapatarak Sâbir'in nüktesini tekrar edip sadece Müslümanlar hakkında değil, İslâm zamirinde bile fecî imajlar inşâsına yardım ediyorlar. Sâbir'in kinâyesini anlamaz değiliz lâkin aklıselîm, İkbâl'in gösterdiği ölçüdedir.

Kaçmak ve sığınmak, tefrik ve temyiz kabiliyeti gerektirir; tefrik ve temyiz ise emeksiz, cehdsiz olacak iş değil. Genelleme yapmak suretâ kolay ve zahmetsiz görünür fakat onun bile âdâbı usûlü var. Müslümanlar bugün dünya üzerinde zahmetsiz ve ucuz genellemelerin zebûnudur. Sadece son on yılda inşâ olunan "İslâmî terör" imajından bahsetmiyorum; dahili intelijansiyamız da nice zamandan beri dini, geriliğin alâmeti ve sebebi sayan bir ucuz hâleti benimsedi; o yüzden sadece "din dili"ne değil, İslâm'ın kültürel vechelerine karşı takındıkları tavır, Türkiye'ye turist gelmiş bir Alman işçisinin önyargılarından daha zengin ve anlayışlı olamıyor. Laisizm'in Türkiye'de din aleyhtarı bir hareket gibi algılanmasında intelijansiyamızın, en azından bir entelektüelin sorumluluğu çerçevesinde bilmesi gereken hususlara karşı cehâleti de önemli yer tutar.

Kimden kaçıp kime sığınmak gerektiği hakkında tedebbür etmeden, İslâm'ın bütünlüğü hakkında ahkâm kesenlerin hâli de bir başka ızdırap mevzuu. En çetin kayıplarımızın niçin hep fikrî meselelerde tecellî ettiğini şimdi daha iyi anlayabiliyorum.