Ahmet Turan Alkan

Her medeniyetin canlılığı problem çözme kabiliyetine bağlıdır. Problem şu: Bir kilometrekarelik bir geçitten bir gün içinde 2,5 milyon insanı burnu bile kanamadan geçirmek ve bu geçiş esnasında dinî ritüelin ferah fahur yerine getirilmesini temin etmek.

Her sene irili ufaklı can kayıplarıyla neredeyse bir ecel berzâhına dönen Minâ'dan bahsediyorum. Rezaletin sorumlusu resmî mânâda Suudî yönetimi lâkin bu utançta, "İslâm âlemi" dediğimiz adı var-kendi yok farazî birliğe mensup her devletin, her kavmin, hatta her ferdin sorumluluk hissesi inkâr edilemez. Burada meydan okumaya (Toynbee'nin kendine mahsus tâbiriyle "challenge"a) mâruz kalan medeniyet heyeti İslâm'dır; tek kelimeyle İslâm. Resmi sorumluluğu Suudîlerin üstüne silkeleyerek kendimizi temize çıkaramayız. Her Müslüman kavim, kendi bünyesindeki "Minâ"larda sittîn senelerden beri süregelen faciaları sadece seyretmekle iktifâ edip durmakta. Küçüklü büyüklü meydan okumalara karşı problem çözmekte kullanabildiğimiz bir müşterek "İslâmî akıl"dan bahsedebiliyor muyuz? İyidir-kötüdür; bir batılı akıldan söz edebiliriz; onların herhangi bir problem (challenge) karşısında, problemi idrak etmek, incelemek, çözümün maliyetini hesaplamak, işi mâkul ve gerçekçi parçalara bölmek ve ehil ellere ihâle etmek gibi önceden kestirilebilir ve sonuç alıcı bir akıl yürütme tarzları vardır ve diğer medeniyetler içinde en belirgin vasıfları da budur. Eğer İslâmî akıl, beynelmilel geçerlikte bir müşterek problem çözme tarzı haline gelememişse kabahat, kendine Müslümanlık izafe eden herkesin sırtında.

Ayıbı müşterekleştirip Suudîleri mâzur göstermek gibi bir derdim yok; bayramın ilk günü Zaman'ın birinci sayfadan verdiği "Haram" mıntıkasının uydu fotoğrafında "Suudî yaklaşımı"nın kutru belli oluyor zaten. Bütün Müslümanların kalbi mevkiindeki bir külliyeyi gökdelenlerle kuşatıp boğmak ve tavaf lezzetini yer yer işkenceye çevirmek için sanki kasd-ı mahsusla yapılmış çevre mimarlığı cinayetidir bu. O ayrı mesele fakat meselâ Minâ'da şeytan taşlamaya çabalayan ve içlerinde ihtiyar, zayıf, kadın, hatta çocuk yüzlerce mâsum insanı "Allahü ekber" nidâsıyla omuzlayarak kendi kafilesine yol açmaya çalışan İslâmi zarâfet düşkünlerine ne diyeceğiz? Bizzat başıma geldiği için biliyorum. O mahşeri kalabalık içinde bir başka nezaketsiz ve irikıyım hacıdan böyle şedid bir omuz darbesi yemek, % 80 nisbetinde ölüm demektir ölüm... Henüz o kadarına güç yetirebilmiş değiliz ama mekânları yeniden tasarlayıp biçimlendirebilir, insan faktörü haricinde bütün fiziki tedbirleri alabilirsiniz; peki insanı ne yapacaksınız?

Dini bir fariza olmanın dışında Hacc'ın bugünkü mânâsı, İslâm âlemi dediğimiz farazi topluluğun hâl-i pür melâlini çıplak gözle müşahede etmek noktasında kesifleşiyor. Şahsi ve mânevi intibâlarınızı bir kenara koyup manzaraya bakarsanız görürsünüz ki bu bir hüzün tablosudur; orada bu âleme mahsus bütün güzellikler azlıkta kalırken, yanlışlıklar, taassuplar, müşterek akıl noksanlıkları, sefalet ve ictimai bir kategori olarak "Bedevîlik" tabloları güzellikleri kapatmakta ve görüp düşünebilenleri yakıcı bir nefis muhasebesine dâvet etmektedir.

Eğer mevcut bulunsaydı "İslâmî akl"ın emâreleri şöyle tecelli ederdi meselâ: Merhabadan elvedâya kadar bütün Hac süreci ve hizmetleri, içlerinde fakihler, teknokratlar, ilim adamları ve politikacılardan müteşekkil beyn'el-İslâm bir komisyona havale olunur, bu komisyonun emrine bütün İslâm ülkelerinin gücü nisbetinde iştirak edeceği müşterek bir fon tahsis edilir ve her Hac mevsiminde dünya ekranlarına "izdihamdan ötürü ölüm" gibi iptidai ve hacîl görüntüler servis edilmezdi en azından.

O "akl"ın ne kadar uzağındayız bugün?