Ahmet Turan Alkan

Müslümanların siyasete müdahaleleri konusunda gittikçe kemikleşen kötü, hilm ve nezaketten uzak, estetik kaygı taşımayan bir üslûpla karşı karşıyayız: Aktüel bir hâdiseden bahsetmiyorum; neredeyse son asrın tamamına yayılan bir vetirede Müslümanların siyasetle ilgisi, kaba bir üslupsuzluk biçiminde tecelli etti. Yeri geldiğinde 'İslâm dünyasının batıya dönük, tek laik toplumu' sözleriyle onurlandırmaya çalıştığımız bu topluluğun modern siyasi hayatta varoluş biçimi tabiilikten ziyade maraza yakın bir duruş sergiliyor.

Müslüman kimliğiyle bilinen bir siyasetçi veya siyasi topluluğun varlığı, siyasi iklimimizde 'gayrıtabii' bir olgu sayılır nedense; tamamen meşru platformda siyaset yapmak isteyenlerin bile gizli ve menhus bir niyet taşıdığı, modern hayatın icapları veya Cumhuriyet'in temel nitelikleri konusunda 'takiyye' yaptığı, bulacağı ilk fırsatta bu gibi 'modern kutsal'lara bıçak çekeceği, rejimi 'şer'i bir çöl düzeni'ne çevirmek için fırsat kolladığı farz edilir.

Bu ilişkiyi tek kelimeyle 'güvensizlik' tarif eder. Esasında Türk siyasi hayatında muhalefeti 'irticâ' ile itham ederek onun onu politik yarışın dışına itme âdeti, II. Meşrutiyet devrinin kötü bir mirası olarak varlığını hâlâ sürdürüyor. İrticâ kelimesi ilk Meclis'te en menhus suçlamalardan biriydi. Tek parti devrinin iki muhalif partisi (TCF ve SF) irticâ ithamıyla kapatıldı. İç isyanlar hep irticâ niyeti ile izah edildi. DP'den AKP'ye kadar çok partili hayatta merkez sağ partileri, muhaliflerinin irticâ ithamıyla sarsıldılar. Rejimin temel unsurlarıyla kavga niyeti taşımadığı halde iktidarı talep eden siyasi hareketlerin bu derece yoğun güvensizliğe muhatap olması bir gayrıtabiilik olarak hâlâ varlığı hissedilir bir şeydir.

Cumhuriyet rejiminin laiklik yorumu kuvveden fiile geçirilirken Osmanlı'dan müdevver şehirlerdeki İslâm kültürü birikimi, gereğinden çok daha sert ve maksadını aşan uygulamalarla geriletildi; bastırıldı ve Türk Müslümanlığının şehirlerde kazandığı birikim tahribata uğradı. Medreselerin seddi ve tekkelerin kapatılması hadisesine bir de bu gözle bakmalıdır. 60'lı yıllardan sonra siyasi hayatta varlığını hissettiren İslâmî muhalefet daha ziyade köy menşeli siyasetçilerin tanzim ettiği bir karaktere büründü. Yüzyıllarca şehirler köyü ve köylüyü yönelttiği, istikamet ve biçim verdiği (regulation) halde, son kırk yılda köy mahreçli bir İslâm ve siyaset yorumu ağırlığını duyurdu; zira sair sosyolojik sebeplerin de katkısıyla şehirler, artık birer düzenleyici olmaktan çıkmış bulunuyorlardı.

70'li yılların başlarında, soldan ziyade merkez sağa muhalefetiyle kendine bir minderlik yer açmaya çalışan 'İslâmcı' siyasi gelenek, yazının girişinde işaret ettiğimiz üslupsuzluğun en bâriz misâllerini ardı sıra sergilemekten çekinmedi ve bir mânâda rejimin merkez sağa beslediği güvensizliğin hiç de haksız ve sebepsiz olmadığı yolunda gerekçeler üretti. Broşür seviyesinde basit ve naif İslâmcı manifestolarla cezbedilen seçmen kitlesinin kemmiyetine güvenerek bol keseden 'islâmi devlet ve düzen' edebiyatları köpürtüldü. Bu dalganın 28 Şubat 1997'de seddedilmesi, gariptir ki kemmiyetçi sığlığa istinad ederek İslâmi devlet kurabileceğini zanneden kapkaççılardan ziyade sessiz çoğunluğu ve samimi dindarları zedeledi.

Başa dönelim ve bu güvensizlik ve üslupsuzluktan ötürü neler kaybettiğimizin muhasebesini yapmaya çalışalım: Her seçim ertesinde şaşkınlığa düşmemizin, toplum-devlet kaynaşmasını hâlâ sağlayamamış olmamızın, seksen senelik kıdeme rağmen çağdaş standartlarda bir kamu nizamı kuramayışımızın temelinde bu zafiyetler yatıyor.