Ahmet Turan Alkan

Geçenlerde bir camiye yolum düştü; yeni bina, güzel de. Gelenek çizgisinde, fazlaca fantazi göstermeyen şirin bir mahalle mescidi. Temiz, sıcak, aydınlık bir mekân.

Ayrıntılara itina gösterildiği, harimdeki hüsn-i hat ibârelerinin sanatkâr bir hattat elinden çıkmasından belli; ama küçük bir ayrıntı (İllâ ki kusur bulacağız ya!): Mâlumunuzdur, eski câmilerde mihrabın sağında ve solunda iki tane devâsâ mum şamdanı bulunur. Ben bu mumların yakıldığını hiç görmedim, belki abilerimiz hatırlar. Yakılmasına lüzum yok çünkü çok şükür elektrik lâmbaları bu ihtiyacı kökünden çözdü. Eski câmilerde muhafaza edilen bu kocaman şamdanların ve mumların hâlâ muhafaza edilmesini, “yâdigârdır, demirbaş listesine dâhil edildiği için elden çıkarılması sıkıntı doğurur” gerekçesiyle anlayabiliriz ama daha dün inşâ ve tefriş edilmiş mâbedlerde mihrabın iki yanına bu lendûhaların ille de plastikten mamul yeni versiyonlarının konulması hangi hikmete mebnîdir; bu lüzumsuz sualin cevabını kim verebilir? Daha doğrusu câmi içinde bulunması gereken ve gerekmeyen aslî ve geçici eşya ve süsler hakkında bir talimatname, bir yönetmelik var mıdır, varsa uygulandığı olur mu?

Yine geçenlerde Zambak Mimarlık çalışanlarının çizdiği yeni, (hatta enikonu modern) bir cami projesini kâğıt üzerinde gördüm. Fatih Üniversitesi öğrenci ve çalışanlarının ihtiyacını karşılamak üzere tasarlanan bu cami tam bir “fonksiyon eseri” olmasıyla dikkatimi çekti. Dışarıdan bakıldığında mekânın câmi olduğuna dair bir alâmet yok, irice bir dikdörtgen prizma düşünün, öyle. Mihrap duvarının tamamı, ışık alabilmesi için cam kaplamayla düzenlenmiş. Mihrap yerinde istikameti gösterir bir çıkıntı, o kadar. Minberine ise bayıldım: harimde sağ ana duvara yapışık birkaç basamaklık rahat bir merdiveni takib eden düz bir satıh. Cuma günleri imam o birkaç merdiveni çıkacak ve platformda durup hutbesini okuyacak. Kâfi. Ne bir süs, ne bir fantazi arayışı. Yüksek tavanı tutan kolonlar duvarlara yakın tutularak safların kırılmamasına dikkat gösterilmiş (Bence kolonlar hiç olmayabilirdi; inşaat teknolojisi artık geniş açıklıkları rahat geçiyor). Ayrıca hanımlar için harîmin arka kısmını kaplayan geniş bir fevkaani. Hepsi bu kadar ama bir latif ayrıntı daha var: Tavanda çember şeklinde düzenlenmiş bir kûfî ibâre yer alacak. Mü’min Sûresi, 64. âyet: “Allah sizin için arzı makarr, semayı bina kıldı ve size suret verip suretlerinizi de güzellendirdi; hoş ni’metlerden rızıklandırdı, işte o Allah’tır Rabb’inizz, ne yücedir o Allah, rabbü’l-âlemîn”. Mısır tarzı kûfî ile yazıldığı için okunması biraz zor olsa da, mekâna ve mekânın uzayına yaraşır, zarif ve sade bir süs. Bütün kıble duvarını dikkat dağıtıcı levhalar olmaksızın tasarlamak ise tam bir cesaret işi; aşkolsun, kimin emeği geçmişse o mimarları gönülden tebrik ediyorum. Sade, fonksiyonel ve öyle olduğu için estetik bir mekân tasarlamışlar; inşallah ilk cumasında bulunmak nasib olur bizlere de.

Ne demiştik, “fonksiyon eseri”; fonksiyon yorumu desek de olurdu. Fonksiyonlar bazı şekillerle ifadesini bulur ve bir süre sonra şekil, fonksiyona galebe eder; koca mihrap mumlarında olduğu gibi. Kezâ, eski büyük camilerde zaruret gereği kubbeden sallandırılan zincirlere bağlı devasa kandilli avize geleneğini, sanki olmazsa bir şey eksik kalırmış gibi tekrar etmek de buna benzer bir şeydir.

Hayır, ne modernistim, ne gelenek düşmanı ne de mimarlıkta Selefîlik arayan bir takıntılı... Modern üslûpla çok zevkli ve güzel binalar yapılabildiğini Avrupa’da gördüm (Türkiye’de pek az ama) çünkü. Kudsî olanın nerede bitip, geleneğin nerede başladığını ve geleneğin kudsiyetle bir ilgisi bulunmadığını birilerinin hatırlatması lâzım. Fonksiyon fikrine taabbüd etmemeli ama ihmâl de gösterilmemeli. Ara sıra geleneğin tozunu almakta fayda var.