Ahmet Turan Alkan

Son günlerde "askeri edebiyat" sınıflaması içine girebilecek iki dikkate değer kitap okudum.

İlki, Faik Tonguç'un, "Birinci Dünya Savaşı'nda Bir Yedek Subayın Anıları" isimli hâtıratıydı; ikincisi ise Osman Pamukoğlu'nun, "Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey Yok" adlı eseri.

Askerler, kalemi eline aldıklarında, yetişme tarzları gereği edebi olmaktan ziyade teknik nitelikte metinler üretirler; okuduğum her iki kitap da bu genel hükmün dışında kalıyor. Faik Tonguç'un hâtıratı, I. Dünya Harbi'ne yedeksubay olarak katılan bir okur-yazar Osmanlı gencinin fikir profilini vermesi bakımından son derece değerli detaylar ve ipuçları vermesi bakımından önemli. Emekli Tümgeneral Osman Pamukoğlu'nun eseri ise, edebi niteliğinden ziyade bölücü terörle mücadele yıllarında (1993-1995), Türk Ordusu'nun üst kademelerine deruni bir bakışla benzerlerinden ayrılıyor.

Zaman zaman sert eleştirilere dönüşebilen bu tesbitler, asker menşeli yazarlar için hayli istisnai bir durumdur. Geneli itibariyle "askerler işi düzeltir, siviller gelir berbad eder" yaklaşımından farklı tesbitler bunlar. Pamukoğlu Paşa, sadece sivilleri tenkid etmekle kalmıyor, yeri geldiğinde rütbesi ne olursa olsun kendi meslektaşlarını da acı bir dille yermekten çekinmiyor. Bu yergi, zaman zaman her insanda tabii haliyle mevcut bulunan "kendini ibrâ etmek" noktasına varıyorsa da, ordu geleneği içinde bu tip yazılı kritiklerin azlığı göz önüne alınacak olursa kendi önemini hakkıyla inşa ediyor.

Benim için bu kitapta çok daha zikredilmeye lâyık husus, askerliğin esası addedilmesi gereken muhariplik rûhunun ete kemiğe bürünmesiydi. Bir askerle sivili birbirinden ayırt eden en mühim faktör, zannedildiğinin aksine eğitim ve üniforma farklılığı değil, zihniyettir. Askerin varlık sebebi muharipliktir. Cihet-i askerinin politikaya heveslenmesini, muhariplik ruhunu zaafa uğratan tehlikeli bir eğilim olarak değerlendirdiğim için Pamukoğlu Paşa'nın kitabında parıldayan muhariplik ruhunun kuvvetle vurgulanması meselesini çok anlamlı gördüğümü belirtmeliyim.

Kitapta, bölücü terörle mücadelenin en sıcak dönemlerinde en kanlı çarpışmaların cereyan ettiği bölgelere içerden bakış yapabilmek imkânını da buluyoruz; özellikle yönetimde merkez-taşra ilişkilerinin nasıl işlediğine dair gayet dikkate değer misaller yer alıyor; kezâ sivil bürokrasiye ârız olduğunu bildiğimiz bazı zaaflara askeri bürokraside de rastlanması insanı şaşırtıyor.

Emekli Tümgeneral Osman Pamukoğlu, ordunun reorganizasyonu hakkında ilginç fikirlere sahip. Meselâ muhtelif sürelere bağlı olarak asker alınmasını (8-18 ay gibi) doğru bulmuyor; bedelli uygulamasını eleştiriyor ve dört ayı temel eğitim olmak üzere toplam 12 aylık askerlik süresini yeterli buluyor. O günlerde uygulanan askeri eğitim biçimini de eleştirerek, statik ve alışılagelmiş eğitim anlayışından ziyade küçük ama çekirdek bilye gibi etkili ve vurucu güce sahip muharip birliklerin yetiştirilmesini teklif ediyor; ona göre Türkiye'nin toplam ordu mevcudu 150-160 bin civarında olmalıdır. Buna bağlı olarak Pamukoğlu Paşa, teröre karşı o günlerde tercih edilen büyük kütle ile küçük hedeflerin caydırılması siyasetini de uygun görmediğini belirtiyor.

Kitaba asıl rengini veren bir hususu geçmek haksızlık olacak: Vatan müdafaası ve kahramanlık! Çoğu şey gibi bu kavramlara da yerli-yersiz çokça yüklenmekten ötürü gittikçe aşınmaya uğrayan bu değerler, zaman zaman okuyucuyu gözyaşı sağanağına uğratacak derecede güçlü ifadelere konu oluyor. Çünkü o satırlarda Mehmetçik anlatılıyor; Türk toplumunun bağrından çıkardığı yegâne kahraman: Mehmetçik Mehmet.

Hâsılı, mühim bir kitap bu; okunmalı.