Ahmet Turan Alkan

Şahin Alpay'ın dünkü yazısı CHP'nin çıkmazı konusunda ilginç bir hükümle sona eriyordu: "Bu partinin tavanı ile tabanı arasındaki zıtlık artık son bulmalı". Bir araştırmaya göre CHP'li seçmenler arasında AB taraftarlarının miktarı % 86'ya kadar çıkarken birlikten şüphe duyanların oranı % 21'de kalıyormuş. Doç. Dr. Hakan Yılmaz'a göre bu durum CHP seçmeninin liberal eğilimler taşımasına mukabil parti yönetiminin gittikçe devletçi çizgiye yönelmesi şeklinde yorumlanıyor.

Dürüst bir empati yapabilir miyim bilmiyorum ama bu devirde CHP'li olmak galiba yöneticilerin sandığı kadar kolay olmasa gerek. CHP, Türk siyasi hayatının en bariz markalarından biri. Marka değeri yüksek ama bu derece etkili bir marka olmak, CHP'nin siyasi tarihini de bir küll olarak üstlenmek zaruretini de gerektiriyor. CHP, ilk kongresini 4 Eylül 1919 tarihinde Sivas İdadisi'nde yaptığı iddiasında. Böyle bir başlangıç tarifi, "devleti kuran parti olmak şerefi" kadar, tek parti ve Milli Şef dönemlerinin, hatta 27 Mayıs Darbesi'nin menfi çağrışımlarını da üstlenmek anlamına geliyor.

CHP'nin şimdiki görevi muhalefet ama demokrasi tarihimizin en kıdemli muhalefet partisi, nasıl muhalefet yapması gerektiği konusunda hâlâ bir karara varabilmiş değil. Belki de bu yüzdendir ki bazen eski defterleri karıştırıp "sahi biz vaktiyle nasıl muhalefet yapardık" sıkıntısına çare olsun diye, o devri yaşayanların çok iyi hatırladığı İnönü-Menderes gerilimini taklitten vazgeçemiyorlar. İnönü'nün muhalefet stratejisi, ana hatları itibariyle DP'nin karizmatik lideri Adnan Menderes'in hassas ve içli ruh yapısını göz önüne alarak onu sinirlendirip hataya sevk etmek esası üzerine kurulmuştu. Ne var ki şimdiki CHP yönetiminin aynı yola başvurması, eskisi gibi "randıman" vermiyor. CHP'li seçmenler, AK Parti politikalarını sahiplenen bir parti istiyorlar ama CHP yöneticileri, bu durumda partinin "alâmet-i farika"sız kalacağını biliyorlar. Sükût çare olmadığına göre yapabildikleri tek şey, ağır ideolojik vurgu taşıyan tenkidlerden ibaret kalıyor.

CHP Yönetimi'ni, Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer'in istifasını istemeye varacak ölçüde asabileştiren saik, esasta bundan ibaret galiba. Deniz Baykal, zaman zaman hırçın görüntü vermeye itina göstermesine rağmen sağduyu sahibi bir devlet adamıdır ve hükümeti zora sokmak için genç bir profesörün 1995'te ilmi bir toplantıda verdiği tebliğin satır aralarını didiklemenin en azından insafsızlık olduğunu elbette bilir. Müsteşar Ömer Dinçer, sekiz sene önceki tebliğini, "kes-yapıştır" usulüyle ve cımbızlanarak yorumlandığını ileri sürerek sahipleniyor. Pekâlâ tersini yapıp fikir değiştirdiğini de ileri sürebilirdi. Akademik gelenekler arasında vaktiyle söylenmiş ve yazılmış her şeyin ardında direnmek yoktur; fikirler değişir, üslûp değişir, insan değişir ve bunlar son derece tabii şeylerdir. Sayın Dinçer tebliğini sahiplendiğine göre ortada en azından tartışma götürür bir içtihat var demektir ve bu durumda içtihat farkından ötürü bir bilim adamını, yürütmekte olduğunu idari görevi terke zorlamak en azından, iddia sahibinin çaresizliği şeklinde yorumlanmak gerekir.

Sekiz yıl! Bu kadar evvele giderek her politikacının, gazetecinin, aydının neler söylediği merak edilse ve kötü niyetle yoruma tabi tutulsa kim bilir neler çıkar? Öteden beri "aydınların partisi" diye ünlenen CHP'nin, en azından bilim adamlarının içtihatlarına karşı bu derece komplocu bir yaklaşımla eğildiğini görmek, CHP namına insana hüzün veriyor.

Ama çeşm-i insafı elden komamak gerek; tabanı zihnen çoktan AB'ye girmiş bir partinin çatısında oturanların işi gerçekten zor.