Ahmet Turan Alkan

Bir süreden beri Heybeliada'daki Ortodoks Ruhban Mektebi'nin açılması konusunda basında haber ve yorumlar yer alıyor. Hele bir televizyon kanalı çok ucuz olarak niteleyebileceğimiz kışkırtıcı haber/yorumlarıyla bu okulun açılmaması için kampanya yürütüyor.

Fener Rum Patriği'nin son ABD ziyaretinin ardından, "Patrik bizi Bush'a şikayet mi etti?" yollu şüpheler iyice abartılmaya başlandı. Mali ve siyasi meselelerde ABD'nin iç işlerimize karışmasından rahatsızlık duymayanlar, mesele dini ve hamasi bir eksene gelince Patrik'i neredeyse aşağılamaya kadar varan yorumlara hız verdiler. Bu yorumlar genellikle Yunanistan'ın Karadeniz mıntıkasında ve İstanbul'da milli menfaatlere aykırı hainane tertipler içinde bulunduğu paranoyasını beslediği konusunda yoğunlaşıyor.

Meselenin hükümet tarafından nasıl değerlendirildiği noktasında bir gazetede yayınlanan ve mahreci belirtilmeyen bir haber oldukça aydınlatıcı oldu. Buna göre bizimkiler Heybeliada'daki Ruhban Mektebi'ne "irticaa fırsat verir" gerekçesiyle karşı çıkıyorlarmış ve mektebin açılması için 625 sayılı kanunun kalkması gerekiyormuş. Bu kanun kalkarsa Türkiye'de kanun boşluklarını kollayan irticacılara gün doğmuş olacağı için kanunun lağvı mümkün değilmiş ve bizim mürteciler de Ruhban Okulu'na mukabil "molla yetiştiren özel yüksekokullar açarlarmış. Saniyen bu mektebin devlet denetimi altında çalışması gerektiği halde Patrik bu şartı da reddediyormuş.

Bizimkiler, bu açmazı İstanbul İlahiyat Fakültesi bünyesinde Rum"Ortodoks Teolojisi anabilim dalı açarak çözmek teklifinde bulunmuşlar ama bir şartla: Papazların ve talebelerin bu fakülteye YÖK kıyafet yönetmeliğine uygun bir kılıkla girmeleri şartı koşulmuş; Patrik de bu teklifi reddetmiş.

Nasıl ama?

Aslına bakılırsa problem, Lozan Antlaşması'nın 40. maddesi çerçevesinde düşünülürse bizimkiler haklı görünüyor; zira bu madde azınlıklara da yerli ahaliye tatbik edilen aynı muamele ve teminattan (yani haklardan) müstefit olacaklarını müjdeliyor. Ne var ki bu hak, ekalliyete avantaj tanımak şöyle dursun, fiiliyatta hak daraltıcı bir tesir yapıyor. Bu durumda azınlıklara özel hak tanınmış olması fiilen mânâsız hale geliyor ve Ortodokslar bir anda Türkiye'de kamu cihazının tüylerini diken diken eden irtica konseptinin içine giriveriyorlar. Öyle görülüyor ki bizim açımızdan esas mesele papazlardan ziyade mollaların cübbesidir. Özel yüksek din eğitimi veren kurumlara izin verilmesi halinde ortalığın cübbeli ve şalvarlı medrese talebesi ile dolacağını düşünmek, tam da bizim resmi endişelerimizi paranoya raddesine vardıran bir düşünce biçimidir.

Kendi vatandaşına güvenemeyen devlet, bu hususta Ortodoks"Rum Kilisesi cemaatine nasıl itimat eder? Şimdi plağı tersinden dinlemeyi deneyelim: II. Mehmed, bir fiskeyle tarihe gömeceği bir kiliseyi niçin ihya ederek imtiyazlarla donatmış ve onlara şeref bahşetmişti? Çünkü Osmanlılar kendi değerlerinden emin olduğu kadar böyle dünya Ortodokslarının ruhani liderliğini taşıyan bir kurumun kendi topraklarında barınmasından hâsıl olacak siyasi ve kültürel avantajları çok berrak görebilmişti. Halbuki bugün Patrik, "Toplanın arkadaşlar kiliseyi bir başka ülkeye taşıyoruz." dese, bizimkiler, "Oh be, dünya varmış yahu" demekten kendilerini alamayacaklar.

Bu derin endişelerin, bu gizlemeye ihtiyaç hissedilmeden telaffuz edilen korku ve tedirginliklerin ardında hangi büyük vizyon gizlenmiş olabilir ki? Türkiye Cumhuriyeti devleti artık kendisini dünya kamuoyu önünde zora sokacak ve uluslararası anlaşmaların ruhuna aykırı düşecek ayak sürümelerini terk etmelidir. Heybeliada'daki Ruhban Mektebi'nin açılması, eğer devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü tehdit edecek derecede büyük bir tehlike teşkil ediyorsa, bizim derdimiz başımızdan aşmış demektir.