Ahmet Turan Alkan

Radyo ve televizyonlarda “ürün tanıtımı” adı altında dakikalarca süren reklâmlara muhatap kalmaya artık alıştık.

Bir ahbapla bu konudan bahsederken çok hoşuma giden bir hâtırasını nakletti: Yakın arkadaşlarından birisi, mezun olduktan sonra bal üreten ve pazarlayan bir şirkette iş bulup çalışmaya başlamış. Yakınlarda karşılaşınca bizimki,

-Hayırlı olsun, demiş, “İşe girmişsin, bal üretiyormuşsunuz galiba?”

-Hıı, evet, iyi oldu, çalışıyoruz işte...

-Yahu çok merak ederim, sizin kaç tane kovanınız, ne kadar arınız, ne kadar bağınız bahçeniz var; bu kadar balı nasıl üretiyorsunuz?

Genç adam şöyle cevap vermiş:

-Bal mı,

-Evet bal, baldan bahsediyorum; siz bal üretmiyor musunuz?

-Ne balı yahu?


Mekanizma şöyle işliyor: Elinde satacak “ürün” bulunan bir müteşebbis, parayı bastırıp yayıncı ile anlaşma yapıyor. Yayıncı, hadiseye ticarî açıdan bakmak zorunda olduğu için bir yerde bu gibi ürünlerin tanıtımını yapmak yayın kuruluşunun karizmasını çizse de rıza gösteriyor. Neticede Türkiye’de paralı yayın henüz yaygınlaşmamıştır ve o yüzden televizyon ve radyoların neredeyse tamamı şifresiz, açık yayın tarzını tercih etmek, giderlerini ise reklam geliriyle karşılamak zorunda. Pazarlanan ürünlerin sağlığa aykırı olup olmadığı, dolayısıyla tüketicinin dolandırılma ihtimâli, ilgili bakanlığın sorumluluğu!

Hemen her yayın kuruluşunda karşılaştığımız bu tanıtım videolarının vatandaş üzerindeki tesirini dolaylı yoldan öğrenmek imkânına sahibiz. Bu kadar çok “tanıtım” yapıldığı ve reklam cirosu sağlandığına göre halkımız durumdan pek de şikâyetçi değil demektir. Serbest piyasanın kuralları zâlim; para getirmeyen teşebbüsten ânında vazgeçilir. Öyleyse alan razı, satan razı... Bu durum, Türkiye’de medya faaliyetlerinin yeni çehresini gösteriyor.

Kendi adıma şikâyetim yoktur. Ticarî faaliyette vatandaşı aldatılmaktan koruması gereken ilgili bakanlıkların da benim gibi düşündüğü anlaşılıyor. Tanıtımı yapılan üründen ötürü ölen, sakat kalan olmadığı sürece canım Türkiye’m bu meselenin üstüne gitmez.


Ürün tanıtımları harıl harıl devam ederken dikkatimi bir başka şey çekmeye başladı. Gazetelerin internet sayfalarını biliyorsunuz; günün önemli haberlerini merak uyandıracak başlıklar şeklinde formüle edip yan yana takdim ediyorlar ya ondan bahsediyorum. Bir hayli zamandan beri bu web sitelerinde yarışma haberlerinin sayısında çok dikkat çekici bir artış var. Meselâ,

  • “Filan yarışmada hangi yarışmacı, o basit soruyu bilemedi?” diye kışkırtıcı bir anonsla karşılaşınca, “Bakalım ben bu basit soruyu bilebilecek miyim?” diye ister istemez tıklıyorsunuz; bu arada dolaylı olarak o televizyon yarışması hakkında düzenlenen gizli tanıtım (yani reklâm) faaliyetinin tüketicisi haline geliyorsunuz; ne kadar fazla tık o kadar fazla reklâm geliri...

“Yarışmacının biri öyle bir şey söyledi ki...”, “Sunucunun koptuğu an”, “Filan yarışmacı tişörtündeki Türk bayrağını niçin bantla kapadı?”, “Türkiye, yarışmada olağanüstü sempati toplayan bu çocuğu konuşuyor!” başlıkları herhalde size de bir şeyler hatırlatmış olmalıdır. Bildiniz, televizyonlar, “Halkımız kültür yapsın; yeni bir aydınlanma çağına geçelim, muasır medeniyetler seviyesini yakalayalım” diye en çok seyredilen saatlerde ekranını yarışmaya tahsis etmiyor; maksat başka! Elbette bu programların da ticarî bir yönü var, yayıncılar iyi para kazanıyor, reklam verenler memnun oluyor, yarışmacılar da kendilerine düşen parsadan ve milyonlarca kişi tarafından seyredilmekten mutlular ama...


Biz çocukken TRT Postaları’nda cumartesi günleri ikindiyle akşam arasında “Liselerarası 16 soru bilgi yarışması” yapılırdı. Spikerin, “Pertevniyal Lisesi, Kabataş Lisesi’ne karşı” anonsu hâlâ kulağımda. Ticaret yok, reklâm yok, ne var: Liseli gençlerin hasbî heyecanı, dinleyicilerde merak ve bu vesileyle bir şeyler öğrenebilmenin keyfi. O kadar!

Bu hasbî ve samimi heyecanı bir nebze olsun hâlâ hissedebildiğim tek yarışma kaldı; kelime bilmekle ilgili bir yarışma. Yarışmada küçük de olsa bir para ödülü var ama, diğerleriyle kıyaslandığına pek büyük bir rakam teşkil etmiyor. Bazı kelimeleri tarif eden soruların iyi tertiplenmediği, yanlış yönlenmeye konu olabileceği yolundaki itirazlarıma rağmen adam gibi bir yarışma programı bu. Helâl olsun.


Artık o sırrı bilmeyen kalmadı herhalde ama yine de tekrar edelim: Ekranlarda da bir nevi Gresham kanunu var, yani kötü paranın iyi parayı kovması gibi, kaliteli ve gerçekten faydalı olabileceğini sandığım programlar, halkımızın alâkasına mazhar olamıyor. Ortalama medya tüketicisi, yani seyirci, dinleyici dediğimiz kitle garip bir topluluk. Şöyle ifade edebiliriz belki; ortalama seyirci zevkinin, damak tadının, heyecanlarının, boş zamanları değerlendirme tarzının, tüketici tercihlerinin, alışkanlıklarının ve topyekün sağduyusunun insafına kalmak, yandığımız günün resmidir.

Haksızsam yüz yüze görüşelim bu konuyu lütfen!


Yarışma programları, yayınlandığı kanal için çok önem taşıyor olmalı ki, neredeyse her gün yarışmalarla ilgili bir magazin haberi okuyoruz; bunlardan sonuncusu, ekranların sevimli yüzü, yılların sanatçısı Kenan Işık’la ilgili. Kenan Işık, yarışma esnasında sorduğu, “Bir cumhurbaşkanının ilk kez yargılandığı Yassıada’da Celal Bayar, Afganistan Kralı’nın hediye ettiği hangi hayvanı satmaktan mahkûm edilmiştir?” sualini okuduktan sonra kendisini tutamayarak, “Saçmalık, gariplik, ne günlerden geçmişiz” şeklinde tepki göstermiş ve bir Cumhurbaşkanı’nın kendisine hediye edilen bir hayvan yüzünden mahkûm edilmesini eleştirmiş bulunuyor.

İnsânî bir tepkidir, mâkul ve o âna mahsus bir davranış gibi görünüyor fakat bu tepkinin kısa zamanda diğer sunuculara emsâl teşkil etmesi beklenir bu memlekette. Sunucunun yönelttiği soru hakkında yorum yapması, TV yarışması formatında bir inkılâp, seyirci celbedecek yeni bir taktik olarak hızla benimsenirse yarışmalar artık daha eğlenceli geçecek demektir.

Peki, yarışmacılar da sorunun niteliği hakkında yorum yapmaya başlarsa ne olacak. Cevabı veriyorum: Reyting!


Bir araştırma şirketine şöyle bir sipariş versek ve desek ki, “Türkiye’de yayın yapan bütün radyo ve TV kanallarını bir hafta boyunca tam gün takip edeceksiniz ve şu üç soruya cevap vereceksiniz:

  1. Türk seyircisi/dinleyicisi nasıl bir ortalama karakter gösteriyor?

  2. Yayıncıların ortalama karakter özellikleri nelerdir?

  3. İlk günah kimin; seyirci mi kanalları etkiliyor, kanallar mı seyirciyi biçimlendiriyor?

Cevapları merak ediyorsanız, burada boşuna nefes tüketmişiz demektir.