Ahmet Turan Alkan

"Düşenin dostu olmaz / inanmazsan düş de gör" mısralarının mânâsını bugünlerde Uzanlar kadar kimse bilemez herhalde.

Gazetenin biri, "Trende sakız satıyordu, kral oldu" diyor Kemal Uzan için; bu cümlede Cumhuriyet burjuvazisinin ortak hikâyesi saklıdır. Ülkenin en büyük özel müteşebbislerinden Vehbi Koç'un henüz başkent kılığına bürünememiş Ankara'da bakkallıkla işe başladığını hepimiz biliriz. Sabancılar'ın babası ise Çukurova'da kantarcılık yaparak hayata atılmıştı. Ben bu başarı hikâyelerini severim çünkü her birinde sıradan insanları üretken olmaya kışkırtan bir motif vardır. Çoktan unutmaya başladık bile, 2001 Şubatı'ndaki kriz, herkesten ziyade küçük esnafı vurduğunda, diğerlerine pek benzemeyen ağır bir toplumsal krizle yüz yüze gelmiştik. Devletin milyonlarca işçi ve memur ailesinin geçimiyle doğrudan sorumlu olduğu bir yanlış paylaşım sisteminde, "Küçük esnaflık" dediğimiz o mânidar başlangıç noktası mahvolmak tehlikesiyle karşı karşıyaydı. O krizin sorumluları şu veya bu şekilde doğru dürüst ceza görmeden işten yakayı sıyırabildiler ki mahz-ı ibrettir.

Ne trenlerde sakız satarak işe başlamak ayıp, ne de neticede kral olmak; ayıp, eğer varsa ayrıntılarda. Sokaktaki adam, "katrilyon" denilen rakamın sağında kaç sıfır olduğunu bilmez. İddialara göre devletin Uzan Grubu'ndan alacağı 7,5 katrilyonu bulmakta imiş ve bu para, grubun bankası aracılığı ile adresi henüz resmen bilinmeyen yerlere transfer edilmiş. "Kendi bankasını soymak" dediğimiz bu fiili Türkiye'de sadece Uzanlar işlemedi; başka marifet sahipleri de var ama bir müteşebbisi, kendi bankasını soymaya tamah etmek noktasına sürükleyen mekanizmayı anlamak kolay olmuyor. "Hırs" deyip geçmek kolay ama ayan-beyan belli ki hırs insana hiç de akli olmayan adımlar da attırıyor. Burjuvazinin sınıfsal bir kabiliyetle hep rasyonel davrandıklarına dair bir muhkem kaziyye nerede peki; bu hükmü, burjuvazimiz söz konusu olduğunda hayli manidar bir paranteze almak gerekiyor anlaşılan. Ne yazık ki, kazanma hırsını aklilikle dengelemeyi tercih eden büyük burjuvalar, kendi sınıfı içinde hakim ekseriyete geçemiyor.

"Zenginin malı züğürdün çenesini yorar" fehvâsınca işin magazin tarafının dedikodusunu yapmak hepimizin hoşuna gidiyor. İlginç bir tabiatımız var bizim: güce, iktidara ve paraya perestiş etmesine ederiz de, işler kötüye gitmeye başladığı andan itibaren servet menbaının ahlakiliğini sorgulamaktan zevk duyarız. Çelişkili gibi görünen bu davranış bozukluğunun ardında biraz da, devletin kendi elleriyle tesis ettiği "bölüşüm" sisteminin aksaklıklarına yöneltilmiş gizli bir tariz de yok değildir. Artık kundaktaki bebekler bile biliyor ki, devletin iktisadi süreçte bu derece ağırlıklı rol oynadığı ve üretimin düşük seyirlerde olduğu bir düzende kazanılmış servetlerin, mutlaka devlet hazinesiyle pek de temiz olmayan bir bağlantısı vardır. Uzanlar hadisesi, işbu sistemin tepeden tırnağa yeniden tanziminde manidar bir başlangıç noktası teşkil ederse ne iyi; lakin mümkün mü?

Sadece büyük burjuvaların değil, artık kamuoyu dediğimiz şeyin de rasyonelleşmesini sabırla beklemek zorundayız: Uzanlar'ın partisi, son kamuoyu yoklamalarında hâlâ % 7 civarında halk desteğine sahip görünüyor. 3 Kasım 2002 tarihinden beri Genç Parti'yi destekleyenlerin sayısında mühim bir azalma kaydedilmemiş. İlginç!

Bu garip ve anlaşılmaz süreçte trenlerde sakız satarak işe başlayanların ümitlerini hâk ile yeksân etmekten daha büyük yanlış yapamayız; Uzanlar bugün sanık sandalyesinde ama artık sakız satmakla krallık arasındaki süreci iyi denetlemeyen sistemi de yanı başlarına oturtmak gerekiyor.