Ahmet Turan Alkan

Türkiye'nin gündemi bilimkurgu romanı gibi. Cidde "international" havaalanının salaşlığından sonra Yeşilköy'ün olağanüstü temiz, titiz ve düzenli haliyle övünmeye bile vakit bulamadan bir yığın saçmalığa toslamak kaderimiz galiba.

Daha Mekke'de iken internetten öğrendiğim haberle başlayalım: Milli Eğitim Bakanlığı, vaktiyle yine aynı bakanlık tarafından yayınlanan "klasikler" dizisini sadeleştirmeye karar vermiş. Kırklı yıllarda Batı ve İslam klasiklerini yayınlamak büyük hizmetti; Hasan Âli Yücel ismini efsaneleştiren bir hizmet. Aynı külliyatı, ne idüğü belirsiz "sade Türkçe"ye tercüme etmek ise hizmet değil hezimettir. Bakmayınız siz Bakanlığın afra"tafrasına; Milli Eğitim Bakanı, devrin "mânâ ve ehemmiyeti"ne uygun medyatik kahramanlıklar peşinde koşup duruyor. Kaldı ki bugün Türkiye'de Türkçe bir metni "sadeleştirebilecek" eleman sayısı sanıldığı kadar fazla değil. Eski kelimelerin yerine sözlük karşılığı koyarak bir metni

sadeleştiremezsiniz; mânâyı tercüme etmeniz gerekir. Bakanlığın uyguladığı

müfredat gençlerimize bu derece derin Türkçe kavrayışı kazandırmaktan aciz. Okumayı unutan bir nesil, hangi mucizevi kudretle edebi bir metni restore edebilecektir? Her tercüme aslına ihanettir. Hangi dil ikliminde 50 senede bir böyle bir sadeleştirme saçmalığına gidilir; örneği var mı?

Derken kaymakamlara törenlerde fötr şapka giymeleri, icabında resmi balolarda adam gibi vals ve tango yapabilmeleri için getirilen yeni düzenlemeyle ilgili haber. İnkılap kanunlarını ihyâ etmek fikrini anlıyorum ama Mustafa Kemal Paşa'nın fikriyatında "muasırlık" diye bir nirengi vardır. 1925'lerde muasır dünyada fötr şapka giyilirdi. Bugün aynı serpuşu dayatmak, Türkiye'yi dünya basını nezdinde feci bir mizah malzemesi haline getirmekten gayrı ne işe yarar?

Vals konusunda itirazım yoktur; vals lazımdır; hatta bir kaymakam bütün ömrünce vals yapacak bir fırsat bulunmayacak olsa bile lazımdır. Esasen Anadolu'muzun her bir köşesinde sabah"akşam bütün millet vals ile def'i gam eylediği için bu fikir isabetlidir. Tango'ya gelince; bakanlık "tango" kavramını bizzat telaffuz etmiş midir şüpheliyim zira tangoyla ilgili meşhur bir nükte vardır: Adamın birisi bir kadınla erkeğin tangosunu seyrettikten sonra demiş ki, "İyi de niçin ayakta?" Galiba mehabet"i devlet, resmî ricâlin daima ayakta durmasını teşvik içün böyle bir hikmet"i hükûmette bulunmuş olsa gerektir deyip geçelim.

Madem yirmili"otuzlu yıllara avdet ediyoruz, birkaç parlak fikirle hükümetin ilgili bakanlıklarına ilham vererek çorbada tuzumun bulunmasını isterim: Meselâ sinemalarda Şarlo ve Tarzan hariç hiçbir "ecnebi" filim oynatılmamalıdır. Sâniyen Varlık vergisi, Hıyanet"i Vataniye kanunu, İstiklâl Mahkemeleri yeniden ihyâ edilmeli, gaz, tuz, bez ve ekmek karneye bağlanmalıdır. Salisen memlekette Cumhuriyet Halk Fırkası'ndan gayrı siyasi teşekküller zinhar lağvolunmalı, Halkevleri ve Köy Enstitüleri diriltilmeli, her türlü muhalif basının çenesi kilitlenmelidir vs vs...

Tabii o ince çelişkiyi fark etmemiş olmanız imkânsız: Dilde mütemadiyen "devrim" yapmakla kafayı bozanlar, sair konularda niçin iflâh olmaz bir otuzlu yıllar nostaljisinde mıhlanıp kalırlar ki? Hatırlar mısınız, Onuncu Yıl Marşı'nın yüksek devlet katlarında "hit" hale gelmesinde de aynı nostaljik inadın izleri vardı ve kimse de kalkıp "seksen yaşına basmış bir devletin hâlâ Onuncu Yıl Marşı'yla kendini gaza getirmesi yakışık alıyor mu?" diye sormayı akıl edememişti. Efendim biz artık "akletme" melekesini kullanmaktan vazgeçtik; bizim yerimize devletlûlar aklediyorlar ve bazı bakanlık kararlarını okurken nedense hep Reha Muhtar'ın haber bültenini seyrediyor gibi bir hisse kapılıyoruz!

Sahi yahu, bakan bey klasikleri sadeleştireceğine fötrü sadeleştirse daha isabetli olmaz mıydı?