Ahmet Turan Alkan

-Başbakan'ın dünkü mitinginde vatandaşlar, "Dışarı dışarı, Doğan Medya dışarı. Satılmış medya istemiyoruz" diye slogan atmışlar. Ne diyorsunuz sayın yazar?

-Ne diyeyim; ayıp etmişler, ayıp olmuş diyorum. Aslına bakılırsa sayın Başbakan haylidir, seçmenlerine "bu basını okumayın, evinize sokmayın" diye tavsiyelerde bulunuyor ki, bu yaklaşımı da doğru bulmuyorum.

-Niçin ama; Doğan Medya da hükümet aleyhine yayın yapıyor!

-Orası onların bileceği iş; yayınını beğenmediğimiz basın kuruluşlarını, halka "almayın, okumayın" diye cezalandırmak çok doğru bir yaklaşım değil. Söz, gerçekten Atatürk'ün müdür bilmiyorum ama ona izâfe edilir: "Basın hürriyetinden doğan mahzurların yegâne izâle vâsıtası yine basın hürriyetidir" sözü, kitabın orta yerindendir.

-Peki, tamamen şahsi bir soru soracağım: Sizin keyfinize bırakılsa, DMG'nin iflâs edip batmasını, yayın kuruluşlarını kapatmasını ister misiniz?

-Niçin isteyim ayol; ayrıca bu soruyu öyle gizli-kapaklı sormana da gerek yok. Hakikaten istemem; bunların varlığı başka bir şeydir, yayınlarından rahatsız olmak daha farklı. Şahsen öyle bir sabaha uyanmak istemem; işin tadı kaçar, Türkiye'nin bir rengi eksilir, zenginliğimizin boyutu azalır.

-Ama siz de eleştiriyorsunuz sık sık...

-Hem de zevkle, hatta keyifle; bunlar ayrı şeyler. Açık toplumun vazgeçilmez şartı fikir ve basın hürriyeti. Benim o basın grubunun neyi niçin ve nasıl düşündüğünden haberdar olmam lazım; kaldı ki o grubun içinde de hayli saygıdeğer isim yazıyor, çiziyor...

-Meslektaşlarını "alçakları tanıyalım" diye diye darbecilerin önüne atan yazarlar da yazıyor ama...

-Yazsın, bana ne, benim için mahzuru yok; yazılarını ara-sıra okurken o cümleyi hatırlayınca bil'akis başka bir derinlik, başka bir lezzet buluyorum!

-Mm, anlaşıldı, başka bir konuya geçeyim öyleyse. Seçim konularına pek dokunmuyorsunuz, neden?

-Heyecan verici bulmuyorum da ondan; büyük bir ses ve afiş kirliliğine mâruz kalıyoruz. Propaganda çalışmalarının büyük çoğunluğu zarafetten, estetikten mahrum basit, klişe şeyler; kelime oyunları... Mesela dün gazetenin birine etiket yapıştırmışlar, diyor ki, "Kadıköylülerin selami var" Breh breh! Selami adlı bir aday Kadıköy'den aday imiş, selamla, selami arasında kelime oyunu yapıyor. Doğrusu hiç de zekîce görünmedi bana. Meselâ Saadet Partisi'nin İstanbul il binasındaki pankart: "İstanbul'u ahlâkın başkenti yapacağız". Dinî, ahlâkî malzemenin siyasette tasarruf edilmesi sıkıntılı işlerdir, tasvib etmem. Birisi dürüstlüğe sarılıyor, öteki ahlâka. Hanedânımıza dâmât mı seçiyoruz birâder; taşıman gereken asgari vasıfları niçin başımıza kakıyorsunuz? Sonra nedir o, "büyük düşün" sloganı. İnternette fecî dalga geçiyor gençler böyle şeylerle...

-Sâkin güç'ü unutuyorsunuz!

-Haa, öyle, Taraf gazetesine ilan vermiş reklâmcılar, meşhur Jacques Seguela'dan apartma imiş. Çok matrak bir şey...

-Peki beğendiğiniz bir slogan çıkmadı mı koca kampanyada?

-Bir tane vardı ama espri olarak kaldı. DSP'nin Üsküdar adayı Levent Kırca'ya demişler ki, "Siyasi projeleriniz neler?" O da, "Üsküdar'a câmi yaptıracağım" demiş. Harikulâde bir espriydi, bayıldım ama sonradan afişlerini gördüm, gülmek fiili üzerine tatsız-tuzsuz bir şeydi. Seçimin mizahî, estetik boyutu hemen hemen yok gibi. Reklâmcılarımız kaliteli çocuklar, demek ki müşteri memnuniyeti kavramına râm olmuşlar, yazık; halbuki bu kampanyalar demokrasi kültürünü geliştirmek, yaygınlaştırmak için çok elverişli süreçler. Demek ki o söz doğru imiş?

-Pardon, hangi söz, dalmış gitmişim bir an!

-Diyor ki o söz: "Bir tren katarında hiçbir vagon, lokomotiften daha hızlı davranamaz!" Anladın?