Bir "Düğün Gecesi" Denemesi
Düşünen Siyaset, Mayıs 1999
İçki-sigara zarar dedunuz içmeduk; kırmızı et, hamurişi, kızartma tez öldürür dedinuz yemeduk; harama yaklaşma günahtır dedinuz, yaklaşmaduk.
İyi de ne oldi?
-"Temel"in mezar taşından-
İnsanlar böyledir; bilmedikleri şeyler hakkında bile konuşmaya bayılırlar.
Editör, bu sayının konusunu zihninde evirip çevirirken, "ölüm hakkında konuşmak için illâ da ölmüş olmak gerekmez" hükmüne güvenmiş olmalı. Bu sayıya katkıda bulunanlar da dahil, günün birinde herkes öleceğine göre ölüm hakkında konuşma hakkına sahip olduğumuz düşünülebilir; ne var ki ölüm, safhaları hakkında hiçbir şey bilmemize ve gözlemlememize imkân vermeyen, ucu kapalı bir tecrübe. Aklın "havşa"sına takılarak odakladığı her obje hakkında şöyle veya böyle bir sonuca ulaşan bir matkab ucunu andıran bilim, ölümü "konu dışı" kabul etmekte mâzurdur. Ölüm sözkonusu olduğunda "güvenilir" bilgi toplama usulleri işe yaramaz hale geliyor ve müphemin alacakaranlığı ile başbaşa kalıyoruz; teknik açıdan metafizikçileri, "disipliner zevk" hususunda kendinden geçirtecek kadar müphem bir alan.
Olgunun fiziki vechesi ile ilgilenenler, "biyolojik ölüm" ün tárifi, göstergeleri, hukuki sonuçları, kesin zamanı ve sebepleri konusunda birbirleriyle didişirken meseleye metafizik "veri"lerle yaklaşanlar ölümden söz edildiğinde, sanki kavramı ilk defa duyarmış gibi bilgiçce bir tecâhül-i ârifâne yaklaşımında bulunarak, "Ölüm mü; neden bahsediyorsunuz? Ölüm diye bir şey yoktur aslında!" demeye getiren yürek ferahlatıcı şeyler söyledikten sonra konuyu tatlıya bağlıyorlar: "Ölüm bir tebdil-i mekándır, bir boyuttan diğerine geçmektir; ten kafesini terk etmektir". Ezeli ve ebedi aşkın mektebinde okuyanlara göre ölüm: "uykudan uyanmak gibidir"; uyanmak ne kadar fena ve ızdırap verici ise; ölmek de öyledir, hakikatle yüzyüze gelmek, bir başka nokta-i nazardan âşıkın mâşukuna kavuşmasıdır. Celâleddin-i Rúmi "Şeb-i ârus"tan bahsediyor; düğün gecesi!
ÖL DE GÖR!
Siz pekâlâ, "bu metafizikçiler de işin lâtifesinde; biz burada, bir gün öleceğimizi bilmenin âsap bozucu beklentisi içinde soğuk terler dökerken adamlar neredeyse dâmat traşı olmanın faziletinden bahsediyorlar" şeklinde düşünebilirsiniz. Ölüm ânındaki canlıların muzdarip halleri, olguya seyirci olarak katılanlarda öteden beri ölümün dehşetli, ızdırap verici, korkunç ve meş'um olduğu yolunda önyargılar uyandırmıştır. Ölüm anının ve ondan ötesinin mahiyeti hakkındaki genel kabullerin kültürel faktörlerin tesiri altında farklı özellikler göstermesi, uyarıcı olabilir: Mesela Amerikan rüyâsının şuur altını deşifre eden Hollywood yapımlarında bu olgu, "hortlak" karakteri biçiminde bir kâbus faktörü olarak görünürken İslam kültüründe hortlak figürüne tesâdüf edilmemesi dikkat çekicidir. Ölüm, tecrübeye kapalı bir olgudur ve tecrübenin imkânsızlaştığı yerde kültür kalıplanının beslediği muhayyilenin devreye girmesi kaçınılmazdır. Bu paragrafı kısaca şöyle yorumlamak da mümkündür: "ölünce görürsün birader!"
İLGİNÇ BİR FİRAR PLANI: ÖLÜMSÜZLÜK
Yaşayan herkesin ölümlü olması kadar tartışmaya değmeyecek başka hangi varsayım gösterilebilir? İnsanların doğuştan kazanılmış eşit haklara sahip olması bir temenniden ibaret kalırken, dünya nimetlerini eşit olmayan hisselerle paylaşan onca insanın ölümünde eşitlenivermesi size de garip ve hatta "hileli" görünmüyor mu? Ölümdeki eşitliğin aslında haksızlık olduğu kanaatini besleyenlerin sayısı hiç de az değildir: Ölümsüzlük arzusu mitolojik devirlerden başlayarak, kendi mitolojisini inşâ etmek için didinen modern zamanlara kadar tarihin her devrinde, ölümün adâletsizliğine samimiyetle inanan pek çok insanı ümitle harekete geçirdi. "İksir" veya "âb-ı hayât" arayanlar, bütün insanlığın ölümsüzlüğü gibi demokratik bir dâvanın peşinde değillerdi; herkesten önce sadece kendilerinin ölmelerine inanıyorlardı. Ölüm kapanına sıkışıp kalmamak için bir şeyler yapmaya çalışmak, her fâninin ömründe en az bir kere zihninden geçen bir firar planı; ölümü sonsuza kadar ertelemek isteyenlerin "bu kadar boş vakitte" neler yapmayı tasarladıklarını bilemeyiz; galip ihtimalle ölümlüler arasında bir ölümsüz olmak ve her yenilgiyi fersûdeleştirecek kadar çok zamana sahip olmanın avantajı, onları tatmin ediyor olmalı.
Ölümsüzlük arayışında olanları sanki marjinal bir grup olarak nitelemekle, başta bu satırların yazanı olmak üzere okuyucuları da günün birinde fenâ bulmağa rızâ göstermiş kişiler gibi farzettiğimi görüyorum; bu haksızlık. Ölümsüzlük refleksi herkeste var. Başka bir söyleyişle teorik olarak elbette öleceğiz ama en azından hemen değil;
Öyle değil mi?
O ÖLMEDİ YAŞIYOR AMA
Hiç ölmemek, yâni, İslâm terminolojisi ile "hayy" ve "bâki" niteliklerine sahip olmak aslında kaba bir söyleyişle Tanrıy'a ait olan niteliklerini iktisab etmek anlamına geliyor. Kur'an-ı Kerim'de "Allah'ın sıfatları" olarak işaretlenen ve İslâm kültüründe "esmâ-i hüsnä" olarak bilinen vasıflar, esâsen yaratılmış insanda kısmen mevcut bulunan ama mutlak mânâ ve kapsamıyla ancak Allah'ta tecelli eden bir özellik gösteriyor. Meselâ, "Hayy" (diri olmak), "Sem'i" (herşeyi işitmek), "Basîr" (herşeyi görmek), "Alîm" (herşeyi bilmek), "Kaadîr" (iktidar sahibi olmak), "Rezzâk" (geçimlik rızkın sahibi ve dağıtıcısı olmak), "Kayyum" (kalıcı olmak), "Ganî" (hiçbir şeye ihtiyacı olmadan vermek), "Hakîm" (hüküm sahibi olmak), "Adl" (mutlak adalet mercii olmak) vb. nitelikler, insanda kısmen mevcut bulunduğu halde mutlak ölçekte ancak Allah'a ait olan kabiliyetlerdir. İnsandaki Tanrılaşma, Tanrı gibi davranma eğilimi fitrattandır ancak insan ölüm kapanına girdiği andan itibaren Tanrı gibi olmak emelinin en dramatik yenilgisine uğramaya daha baştan mahkûm olmuş bulunuyor. Kaide teşkil edecek kadar uzun bir istisnalar listesi haricinde kimsenin, ölümlü bir "Tanrı"ya hiçbir "kul"un pabuç bırakmayacağını tahmin edebiliriz. Mutlak monarşilerin gözü kara teorisyenleri Tanrı kralların aslında ölmediklerini, form değiştirdiklerini, istirahata çekildiklerini, hulûl ettiklerini ispatlamak için akla hayâle gelmedik izahlar geliştirmemişler miydi? Ne var ki ölüm, ölümlülerin -tam anlayamasalar bile- kolayca hissettikleri bir şeydir.
ÖLÜMLÜ TANRILAR
Tanrı, insanları ölümlü kılmakla aslında onların tanrılaşma içgüdülerine kesin ve nihai bir set çekmiştir. Ölümsüzlüğü başaramayan insan Tanrı gibi olabilmek uğruna elinden geleni ardına koymadıktan sonra bir yerde yelkenleri indiriverecektir: Diri kalmak için hayata bütün tırnaklarını geçirdikten sonra bazen ölümlü olduğunu bile kabullenecek zamanı bulamadan ölür; böyle ölümler dramatiktir. İnsanın daramı, ölümsüzlük arzusunu besleyecek kadar verimli bir balçıktan yaratılmış olmasına rağmen, ölmemeyi başaramayacak kadar güçsüz oluşundan doğuyor; bu hakikatin farkedilmemesi ise fâciadır; nâm-ı diğer trajedi!
Mukaddes metinlerden anlaşılan odur ki Tanrı, insanın kendisiyle rekabet etme refleksini bir "veri" olarak insana yerleştirmış, onu "nüshâ-i surâ" sayılabilecek (bir ucu kapalı) ilâhi vasıflarla donatmış ve sonra ona Tanrı'yla rekabet etmek yerini vâkıayı almayıp kabullenerek itaat etmesini dilemiştir. Semâvi dinler, kısaca insana niçin Tanrılaşmamaları gerektiğini öğretir: İnsan bu rekabette güçsüz ve eksik donanımlıdır; fıtratından aldığı kabiliyetlerle Tanrı'yı andırır ama taşıdığı ilâhî özellikler, aslına oranla bir "demonstration" dan ibarettir; "mutlak"a açılan ucu kapalıdır. Bilebiliriz ama herşeyi değil, görebiliriz, duyabiliriz ama bazı şeyleri, muktedirliğimiz sınırlıdır, hüküm verirken yanıldığımız da olur ve neticede tıbbi gerekçesi ne olursa olsun ölüveririz.
Bir Tanrı'nın üfürük bir sebepten ölmesi kadar dramatik ne vardır ki?
DRAM VE TRAJEDİ
Drama devam ediyor: Her nesil, asla Tanrılaşamayacağını kendi tecrübeleriyle öğrenmek "zevk"inden vazgeçmiyor. Tıbbi analistler, biyolojik perspektif üzerine yoğunlaştırdıkları özel dikkatle ölümün biyolojik ve mekanik süreçlerini parçalara ayırarak temel hücre bazında sürekliliği hangi faktörün engellediğini tanımaya çalışıyorlar.
Yedek organ endüstrisi, gen mühendisliği, kozmetik sanayii, sağlıklı ve uzun bir ömürün gerekleri için ayrılan fonlar, şimdilik silahlanma giderleriyle mukayese edilmeyecek kadar küçük görünse bile, bir önceki yüzyıla oranla dev rakamlara ulaştı ve bu arada insan ömrünün ortalamasında kayda değer artışlar da kaydedildi. Bu, işin dramatik tarafı; dramatik aksiyona bel bağlayanlar ise hep trajik bir akıbetle karşılaşıyorlar.
Hâlâ ölüp duruyoruz!
ÇENGELE ASILAN SORU
Ölümün olumlu yanlarını görmek için bir nekrofil olmak gerekmiyor; ölümün kaçınılmazlığı bilinci, insanda ölüme rağmen ölümü aşmak arzusunu da kamçılıyor. Bizden sonraya kalmasını arzuladığımız şeyler listesinin çoğunlukla "iyi şeyler"den mürekkep olmasına mim koymalıyız. Kezâ "geçicilik" bilincinin işlerliği de insan tabiatında genellikle yumuşatıcı bir tesir inşâ etmiş ve ölüm, insanın "transcendental" tarafını geliştirmiştir.
Ölüm karşısındaki felsefi tutumumuzun "hayal" görüşümüzü belirlemesi izahı hiç de kolay olmayan bir çelişki: İnkâr, aldırmazlık veya imân; hangi tavır benimsenmiş olursa olsun ölüm fikri hayâtı idâre ediyor. Kavrayış derecesi ne olursa olsun ölüme endeksli bir hayatı sürüklüyoruz. Bu durumda Hristiyan veya İslâm mistiklerinin "Momento mori" veya "Ölüm var" ikazları, mistik çerçevesinden sıyrılarak bütün alanları kaplayan bir hikmet geçerliliğine dönüşür. Hemen her devirde, yaşayanları ölülerin idare etmesi ise bir başka ilginç boyut.
Ölümü hayatın antitezi gibi görmek, bir nevi zihin bulanıklığının eseri olabilir; hayatın ölümle anlam kazandığını bizzat farkedemeyebiliriz ama zihnî yolculuklar, tecrübeye imkân vermeyen durumların tasavvurunu mümkün kılıyor. Ölüme düşmanlık mânâsiz, ölümperestlik (nekrofiklia) de öyle; ölüm yokmuş gibi yaşamak, önce başkalarını sonra da bizatihi nefsi incitiyor.
Şehirlerimizin eski dokusu kabristanı bedesten, külliye, Pazar, meydan, çıkmaz sokak gibi şehir dokusunun tabii uzantısı kabul ederdi. Mezarlıları şehir dışına süren "imarcı" yaklaşımı, ölümü gündelik hayattan sürgün etmeyi amaçlıyor sanki. Cami avlusundaki bir tabutun etrafında bekleşirken kederli, tedirginliğini ve şaşkınlığını gizleyemeyen kara gözlüklü simâlar, aslında ölüm fikrini zihninde nereye yerleştireceğini o âna kadar tesbit edememiş olmanın gerginliğini aksettiriyorlar. Şehirlerimize ölüm, aslında bize ait olmayan bir unsur gibi uğruyor ve onu bir an önce şehir dışına çıkarıncaya kadar rahat edemiyoruz.
Ölüm fikrinden bu kadar uzaklaşmak, hayata o nisbette yaklaşmak anlamına mı geliyor yoksa?
Suali çengele asıyorum; dileyen kendi cevabını aynı çengele iliştirsin.
"ÖBÜR TARAF" POSTASI HİÇ İYİ İŞLEMİYOR?
Hiç şüphesiz "öbür taraf"tan haber alabilir olsaydık, hayat tarzımız, eşyaya bakışımız, dünya görüşümüz baştan başa değişir, belki kurduğumuz medeniyetler bile farklı bir çehreye bürünürdü. Hayatın bir ucunun ölüm fenomeniyle kapatılmış olması, kimilerinde bilgisizliğin doğurduğu bir ümitsizlik hâleti yaratsa bile bu gerçeğin dünya hayatına daha heyecanlı bir boyut kattığını inkâr edemeyiz.
Her zaman farkında olmasak ama bütün insan ilişkilerini herbirimizin ölümlü olduğunu bilmek yönetiyor diyebiliriz. Ölüm fikriyle garip bir mütabakat halinde yaşıyoruz; "o an"dan hem çekiniyor, hem de ölümlü bir süreçte ve her cihetten sınırlandırılmış olmanın bilinciyle hiç ölmeyecekmiş gibi davranabiliyoruz; ölüm bizi insanlaştırıyor ve bizi tabii boyutlarımıza ircâ ediyor.
"Öteki taraf" hakkında, o çok güvendiğimiz bilim metoduyla erişebildiğimiz hiçbir bilgiye sahip değiliz. Bütün dinlerin varlığı ve ittifak ettiği o boyut, ilmi dikkatlerin nüfüz edemediği derecede meçhul ve böyle kaldığı sürece falcılar ve medyumlar, sırf öteki taraftan -fâsık da olsa- haber getirebildikleri için asla geçim sıkıntısı çekmeyecekler.
HEPİNİZE İYİ YOLCULUKLAR
Ölüm hakkındaki her yazı, fazlaca çiğnenmiş olmanın tatsızlığı yüzünden "beylik" nitelikler taşımaya mahkûm gibi görünüyor bana. Bu düşünme teminine sonuna kadar katlananlar netice itibari ile kendi teminlerini zeminleştirmeye medâr olacak şeyler bulabilirlerse sevinirim. Ölüm fikrine ne şekilde yaklaşmış olursak olalım, bu satırları yazarı da, okuru da sırayla uzun bir yolculuğa çıkarak, "Geniş kanatları boşlukta simsiyâh açılan / Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan / Geçince başlayacak bitmeyen sükunlu gece"de buluşacaklar.
Bu kaçınılmaz ve dönülmez seyahatte ancak yol arkadaşlarımızı ve yol düşüncelerimizi belirlemek hakkına sahibiz. Hep yalnız oluruz; ben kendi nefsime bu yolculuktaki yol arkadaşlarımın "öbür taraf"ı ciddiye alan insanlardan olmasını tercih ederim.
Hepinize iyi yolculuklar!
Düşünen Siyaset, Mayıs 1999, "Ölüm"








Düşünen Siyaset, Mayıs 1999 - Yazı, Ön/arka Kapak, Künye, İçindekiler