Bisiklet

Gel de eskilerden bahsetme; bizim çocukluğumuz neredeyse bisikletsiz geçti denilse yeridir. Bir çocuğun bir bisiklet sahibi olmasına bugün, çorap, fanila, kalem kutusu cinsinden sıradan bir şeymiş gibi bakılıyor; ondan bahsetmiyorum; bir çocuğun şahsına mahsus bir bisiklet sahibi olmasının çok sıra dışı sayıldığı günlere gidiyor aklım.

Meselâ bisiklete binmeyi bilmek, bir meziyetti aramızda. "Ben bisiklete binmeyi biliyorum" dediğinizde övünmüş olurdunuz. Ardından hemen, "yaa, bisikleti nereden buldun ki?" sorusunun gelmesi pek tabii idi.

Nâm-ı hesabıma ben bu hüneri kiralık bisikletlerin saatine, şıkır şıkır yetmiş beş kuruş sayarak öğrenmişimdir efendim. Bisiklet dediysek iki tane yuvarlak tekerleği, pedalı ve direksiyonu bulunan, asgari derecede aksesuar barındıran ve bakılınca sahiden bisiklete benzeyen bir şey; ama yine de "şey"den biraz daha fazla: Hayallerimizin en ucunda duran oyuncak, bir mutluluk kaynağı, tasavvur edilebilecek en müthiş fantezi!

Hayır, kiralık bisikletlerden bahsetmiyorum; idealar âlemindeki "bisiklet" fikrinden söz etmeye çalışıyorum. Gerçekler âlemindeki bisiklet, çarşının kenarlarına yuvalanmış, alabildiğine pis, yıkık-dökük bir dükkânın önüne sıralanmış boru ve tekerlek kaburgalarından ibaret hazin bir hâtıradır en çok. Ne bir ışıldak, ne lamba, ne klakson, hatta fren; hatırlıyorum da "fren" enikonu aksesuar sayılıyordu galiba o zaman; çünkü pabucumuzun tabanını yere sürterek durdururduk mereti.

Kiralık bisiklet nedir ve neye benzer? Bakınız şöyle şey: Bir saatlik kira süresi içinde "aman lastiği patlamasın" diye dua ettiğiniz bir zevk ve endişe makinasıdır çünkü lastik patlaması, kiracı ile mal sahibi arasındaki o yazılı olmayan protokole göre "kiracı"nın problemi kabul edilmektedir. Bir bisikleti üç dört kilometre boyunca yedeğinize alıp tek tekerleğiyle sürüklemenin ne olduğunu bilemezsiniz; üstelik geçen her dakika cebinizden gitmektedir ve öngörülen saati geçmeniz durumunda bir de ceza ödemeniz gerekecektir.

Tabii, patlayan lastiğin tamir masrafını da.

Bir defasında ustanın nasıl lastik tamir ettiğine bakmıştım; kırmızı iç lastikte kaynaksız yer kalmamış gibiydi; onun patlamasına değil, durup dururken patlamamasına hayret etmek daha doğru olurdu.

Günün birinde mahalleden bir çocuğa orta boy, ördekbaşı yeşili bir bisiklet alındı; öyle ki idealar âlemindeki bisikletin yeryüzüne inmiş mostrasıydı mübârek; öyle gıcır gıcır, öyle baştan çıkarıcı, öyle dayanılmaz...

Bir kere bile binemedik tabii; benim olsa başkalarını bindirir miydim bilemiyorum; o günlerde bizim mahallede bisiklet sahibi olmak, insanın dayısının astronot olması gibi vahşi bir istisnâ idi çünkü.

Sadede gelelim; bu nostalji faslını uzatmanın âlemi yok.

Sevgili anne-babalar, onlardan daha sevgili belediyeciler, çok çok aziz ve muhterem emniyet güçleri, ey hükümet erkânı, ey parlamentomuz, ey Avrupa Birliği, NATO, CENTO (Pardon CENTO yok artık)...

Hamdolsun bugün bisikletsiz çocuk kalmadı gibi bir şey; neredeyse her şehirde bisiklet fabrikaları kuruldu, fiyatlar ucuzladı; mağazalarda iyi bir şey alana bisikleti bedava veriyorlar çoğu yerde...

Bisiklet çoğaldı; çocuklar mutlu ama ben mutlu değilim; çünkü şehir yöneticileri bisikleti hâlâ oyuncak sanıyorlar. Bence o bir oyuncak değil efendim; bir araç; hani sizin tâbirinizle seyr ü sefere yarayışlı bir vâsıta. Nitekim inanmayacaksınız ama eskiden bisikletlerin plakaları vardı; hatta bisiklete binmek için ehliyet almak lâzımdı, elbette ruhsat da, vergi de... Ehliyet imtihanında ise üç metreyi geçmeyen bir sekiz çizdirirlerdi.

Mahalli gazetelerin köşelerine bir bakın, her gün her şehirde bir çocuk bisikletle karayolunda seyrettiği için ölüyor, sakat kalıyor veya birilerinin yüreğini ağzına getiriyor. Bunu önlemenin iki çaresi var: Ya eskiden olduğu gibi bisikletleri ehliyet-ruhsat, 18 yaş ve plaka şartına bağlayıp, ruhsatsızları toplayacaksınız veya şehirlerde çocukların bisiklet keyfi sürmesi için özel parkurlar yapacaksınız. Üçüncü şık yok!

Aslında var elbette; biz şu anda üçüncü şıkkı yaşıyoruz; yani evladımıza bisiklet alıp, sokağa salıyoruz. Polis amcalar görmemiş gibi yapıyor; belediyeci amcalar, "bak şu kerataların yaptığına" diye bıyık altından taltifkâr ayıplamalarda bulunuyor. Bazı dikkatsiz sürücü amcalar da aniden yoluna çıkan bisikletli sabîlere vurup onları sakat bırakıyorlar.

Bisiklet bir araçtır efendim; karayolunu kullanan her araç gibi onların da ehliyet-ruhsat-plaka ve asgari yaş tahdidine bağlanması gerekir. Beş yaşındaki yumurcağın altına bir bisiklet verip otomobillerin cirit attığı karayollarına salan ebeveynlerin pek hesaba katmadıkları bir medeni şarttır bu.

Maliye Bakanı'mız Sayın Unakıtan'a sesleniyorum; bisikletleri vergilendiriniz sayın bakan; hatta vergilendirmeden önce iştah açmak için yollardaki toplam bisiklet sayısını araştırınız; vilayetlere birer tamim gönderirsiniz, iki günde rakamı öğreniverirsiniz; bisiklet başı yirmişer lira vergi salsanız...

Veya tamamen yasaklayınız; çünkü çok tehlikeli, ölümcül; yazık çocuklara...

Bisikletler için özel parkurlar yapınız demiyorum dikkat edildiyse; o şıkkı yok sayıyorum, çünkü muhâl ihtimâldir.

Böylece "daha ciddi memleket meseleleri"nden bahsetmemi isteyen bazı okuyucuların arzusunu yerine getirmiş bulunmaktayım.


Kaynak (Arşiv)