İddianame, herkeste saygı uyandırabilmeliydi!\n

Diyelim ki, AK Parti, gerçekten kötü niyetli; kapatma iddianamesinde ileri sürüldüğü gibi "takiyye" yapmakta, hakikaten laiklik aleyhtarı eylemlerin odağı durumuna gelmiş durumda ve rejimi değiştirmek için sinsi sinsi çalışıyor.

Bir dakika! Sözü edilen parti "dün bir bugün iki" diyebileceğimiz kadar yeni bir kuruluş değil. İlki 2002, ikincisi 2007'de olmak üzere bu parti Türkiye'de üst üste iki kere serbest ve demokratik ortamda gerçekleştirilmiş genel seçim kazandı. İlk seçimin ardından 4,5 sene ülkeyi yönetti ve bu müddet zarfında Türkiye'de taşlar yerinden kımıldamadı. Başta anayasa olmak üzere Meclis, Yargı, Yürütme, siyasi muhalefet gibi temel kurumlar yanında serbest basın varlığını ve fonksiyonunu korudu, devlet bürokrasisinde anlamlı bir kadrolaşma göze çarpmadı; rejim değişmedi.

Üstelik bu parti, bütün iddialara rağmen varlığını koruyan siyasi muhalefet ve bir kısım basının desteğiyle Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yokuşa sürüldü; kimin tarafından yönlendirildiği hâlâ tam açığa kavuşmamış bir geceyarısı bildirisiyle Ordu'nun engellemesine uğradı; ardından Anayasa Mahkemesi o meşhur 367 davasını iktidar partisi aleyhine yorumlamaktan da çekinmedi.

Seçimler öne alındı, sandıktan yine aynı parti çıktı; üstelik yüzde 47 gibi bir üstünlükle seçimi kazandı; aradan sekiz ay geçti, Türkiye'de rejim yine değişmedi; yukarda saydığım temel kurumlar hâlâ faal. O kadar faal ki, siyasi hayatının başlangıcından bu yana Başbakan'ın ağzından çıkmış her heyecanlı demeç, sabırla ipe dizilerek iktidardaki parti hakkında kapatma davası açılabiliyor.

SAVCI HUSÛMET GÖSTERİR; PEKİ ÜSLÛP?

Sözü, evirip çevirip, "İktidara gelmiş bir parti kapatılamaz"a getirmiyorum; her ne kadar pek çok insan iddianamenin abartılı olduğunu düşünüyorsa da kanunlarımız böyle bir davanın açılabileceğini öngörüyor. Bir şeyi iddia etmekle isbat arasındaki farkı da unutmuş değilim; garibime giden şey iddianamede yer alan ithamların ciddiliği veya ciddiyetsizliği de değildir; iddianamenin tamamı okunduğunda hissedilen bir üslûp var ki, rahatsız ediyor; bu üslûbu eski dille "husûmet ibrâzı", yani düşmanlık gösterisi olarak belirlemek mümkün.

Savcı, suçladığı kişi veya kuruma karşı düşmanlık ibrâzında bulunabilir mi?

Eski yerli filmlerin mahkeme sahnelerinde sıkça rastladığımız bir durum vardır; Savcı, suçladığı kişiye karşı sanki aralarında daha önce bir kan davası veya şahsî bir husûmet varmış gibi yüklenir: "Karşınızda sanki mâsum bir melekmiş gibi duran bu kadın, aslında bir cemiyet mikrobu, bütün insanlık için bir yüz karasıdır, vb..." Kanunlar, savcının "taraf" olduğunu belirtiyor; Cumhuriyet savcıları, kamu hukukunun taraf olduğu davalarda, kamuyu, yani devleti temsil eder, onun haklarını savunurlar ve bu mânâda taraf teşkil ederler fakat iddialarının içine husûmet de koyabilirler, hatta -bana göre daha ileriye giderek- kamu adına taraf oldukları bir iddianamenin içine, kendilerine göre uygun görünen bir hayat tarzını, bir varoluş tarzını yerleştirebilirler mi?

Zannımca Yargıtay Başsavcısı'nın iddianamesi, ihtiva ettiği ithamların muhtevasından ve ağırlığından ziyade, üslubuna hâkim olan ve sübjektiflik ihsâs eden husûmet beyanından ötürü kimsenin içine sinmemiş görünüyor.

Aynı iddianame bir başka savcı ve kalem tarafından sübjektif ve tartışılabilir ifadelerden uzakta, çok daha teknik bir üslûpla ortaya konulabilir ve böylece herkesin, bütün toplumun yargı kurumuna karşı an'anevi hürmet ve güveni korunabilirdi. Kanunen böyle bir "nezaket prensibi" öngörülmemiş olsa bile, iddianamenin muhtevası ve üslubundaki ciddiyet, yargı kurumunun itibarına katkıda bulunmuş olurdu.

Şimdi tam aksi bir kavrayışla karşı karşıyayız; miktarını, oranını bilmeme imkân yok fakat iktidar partisine oy vermeyenlerin de aralarında bulunduğu mühimce bir topluluk, bu iddianamenin sadece hukukî gerekçelerle değil, "siyâsi" maslahat icabı böyle kaleme alınmış olduğunu düşünüyor. "Devlet elbette kendini korur ama devlet suç işlediği zannında olduğu kişi ve kurumları bu üslûpla mı suçlamalıdır?" şeklinde bir hayal kırıklığı söz konusu.

BU DAVA SONRADAN "YOL" OLMAMALI

Diyelim süreç işlemeye başladı; dava görüldü, duruşmalar yapıldı, taraflar dinlendi ve AYM kararını açıkladı: meselâ!

-Savcının iddiaları doğrudur; AK Parti'yi kapatıyoruz; şu kadar kişinin vekil sıfatını düşürüyoruz; Cumhurbaşkanını da azlettik! Seçimler yenilensin!

İşte o ânın hemen ertesinde dönüp, iddianameyi destekleyen, "illa ki kapatılsın; bunlar hakettiler" diye düşünenler, "İçiniz rahat mı; hak yerini buldu mu, güzel oldu mu?" sorusuna samimi bir cevap vermek durumdadırlar ve ardından hemen ikinci soru gelecektir:

-Günün birinde herhangi bir yargıtay başsavcısının, gazete haberlerine ve yaygın kanaatlere dayanarak herhangi bir siyasi partiyi kapatma davası açıp açmayacağı konusunda bir teminatınız var mı?

Türkiye'de hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü fikrini doğrudan ilgilendiren mesele budur; Bundan böyle bırakınız partiyi -parti kapatmak marifet olmaktan çıktı-, herhangi bir anayasal kurumu (Meclis, Yargıtay, Ordu, Sayıştay, Hükümet, Bakanlık, hatta Yüksek Seçim Kurulu... farketmez) kapatmak için, iyi gazete takipçisi herhangi bir insan birkaç ayda buna benzer bir iddianame hazırlayabilir; bu üslubun çıkmaz yolu budur.

AK Parti elbette kapatılabilir; kanunen mümkün fakat asıl düşünülmesi gereken, aynı mantıkla her partiyi, her kurumu suçlamak için yeterince gazete haberi, internet dedikodusu ve "yaygın kanaat" bulunabileceği gerçeğidir.

Ciddiyeti ve delilleri itibariyle su götürür nitelikler taşıyan böyle bir iddianame Türk Yargısı'nın yüzünü ağartmaz; aksine yol olur; hukuka duyulması gereken güven ve hürmet çürür. Yargıya güven kalmazsa devlet tiranlığa dönüşür ve o devletin hangi nitelikler taşıdığı ve hangi esaslar üzerine bina edildiğinin önemi kalmaz.

Şu ufak kabilecilik dayanışmasının tatlı sarhoşluğundan sıyrılmak, devletin çok ciddi bir kurum olduğunu hatırlamak zorundayız. Ciddi bir devletin ciddi kurumları şöyle işler; velev ki AK Parti hakkında öyle bir iddianame hazırlarsınız ki, itham edilenler bile saygı duyar, şapkalarını öne koyup "biz nerede yanlış yaptık" diye düşünürler.

Durum böyle midir?..

KOMPLO TEORİSİ BU YA...

Son on yıl içinde yaşadıklarımızı şöyle bir hatırlayınca AK Parti'nin "ulusalcı" bir proje olup olmadığı hakkında ciddi vehimlere kapılıyorum. Bürokratik iktidar AK Parti'ye nefretini izhar ettikçe AK parti daha geniş halk desteğine kavuşuyor. Oysa ki, herhangi bir partinin oylarını müsbet eylemden ziyade bir şeylere kızan insanların öfkesiyle artırıp durması sağlık alameti değildir; tepki oyları neticede demokrasiyi güçlendirmez, âhengini bozar; nitekim öyle oldu, yine öyle olması da muhtemel.

Nedir bu, nefret mi, gizli muhabbet mi, komplo teorisi mi; nedir?


Çıkın sorun sokaktaki adama şimdi; "Hukuk devleti" deyince ne anlıyor?


Kaynak (Arşiv)