Ahmet Turan Alkan

Neşter operasyonunun duyulmasından hemen sonra iş ilişkilerindeki yolsuzluk ithamlarından ötürü başı yargı ve hükümetle fena halde dertte olan bir grubun gazetesi, zekice bir atağa geçerek, hükümetin yargı üzerinde bu yolla etki kurmaya çalıştığı, asıl amacın yargının itibarını düşürmek olduğu yönünde yayına başladı.

Hamle zekice, çünkü yargının bağımsızlık ve tarafsızlığını korumak adına yargıdan yana çıkarken, yargıyı da iktidara karşı direnmeye davet eden bir üslûp kullanılmakta. Yüksek yargı mensuplarının da adının karıştığı bu soruşturma, daha sona ermeden dumanı tütmeye başladı ve bir başka iş grubunun gazetesi, meseleyi, "yüksek yargı volkanı" başlığıyla gündeme getirdi; gazetenin iddiasına göre yüksek yargı yöneticileri "bunun altında bir hesap var; sansasyon yaratıp yargıyı yıpratmaktan vazgeçin" yollu beyanatlarla karşı atağa geçmiş bulunuyorlar. İfade aynen şöyle: "Eğer bir şey varsa bilelim, hesabını soralım. İçimizdeki çürüğü atalım ama sansasyon yaratıp yargıyı yıpratma süreci artık sona ersin."

Sunulan manzara, hükümetin bu operasyonu manivela gibi kullanarak yargıyı yıpratma gayreti içinde bulunduğu şeklinde; ne var ki bu takdim Türkiye gerçekleri göz önünde tutulduğunda mâkul, inandırıcı ve ciddi görünmüyor. Soruşturmayla ilgili olarak Adalet Bakanlığı'nın "acil pansuman"a davet edilmesi ise bir başka garabet. Bir adalet bakanı, sürmekte olan bir soruşturmaya nasıl "âcil pansuman" yapar acaba; velev ki böyle bir işe kalkışan bakanı, "hakperest!" medyamız ânında linç edip haklı olarak onu bir siyasi ıskarta haline getirmez mi?

Hâsılı karışık, bulanık ve tehlikeli bir mesele bu. Türkiye'yi yeterince bilenler, nasıl sonuçlanacağını da az çok tahmin ederler: Neticede yargı kurumu -olması gerektiği gibi- bu çalkantıdan berelenmeden çıkar ve yine olması gerektiği gibi bütün taraflar Adalet Bakanlığı'nı suçlayarak yargının asıl meselelerini bir kere daha geri planlara atarlar. Bir süre sonra her şey unutulur gider.

Bazılarına göre yargının en mühim meselesi mehâbetten uzak adliye binaları, kısıtlı ödenekler, adliye personelinin sayıca azlığı ve maaşlarındaki yetersizlikten ibarettir. Bu şikayetlerde isabet bulunduğundan şüphe etmiyorum ama ne zaman devletin temel nizamı ile aksaklıktan söz edilse, işin neticede ödenek yetersizliğine bağlanmasını, FB'nin teknik patronu Daum'un sehven ağzından kaçırdığı kelimeyle, "Türkleştirilmiş" (getürkt) bir kaçış yolu olarak görüyorum. Türkiye'de ödenek azlığından şikayet etmemesi gerektiği halde zaman zaman devletin anayasal işleyişini zora sokan kurumlar da var. "Ne kadar para, o kadar iş" mantığı, en evvel Cumhuriyet idealizmi ile çelişiyor. Hâkimlik, öğretmenlik, üniversite hocalığı, askerlik gibi "yeminli ve üniformalı" meslekler elbette kıtkanaat şartlarla icra edilmez ama bu mesleklerin tabiatında her şeyden evvel,"her şeye rağmen mesleki sorumlulukların harfiyyen ifâsı" ülküsü vardır ve cumhuriyet, ancak bu ülküye inanmış yüksek kaliteli kamu ajanlarının omzunda yükselebilir.

Bu meslekler içinde hâkimliğin apayrı, bambaşka bir yeri var çünkü cumhuriyetimiz bir hukuk devletidir. Kamu nizamı adına son sözü söyleme yetkisiyle donanmış hâkimlerin, standart devlet memurlarından farklı ve üstün kılan niteliklerle mücehhez bulunmaları şart. Anayasa hukukçusu Mustafa Erdoğan, "Anayasal Demokrasi" isimli eserinde bu olguyu şöyle tasvir ediyor: "Asıl etken hakimlerin nasıl atandıklarından çok kimlerin hakim olarak atandıklarıdır (s. 105)".

Hakimlerden beklentimiz belki haksızlık derecesinde yüksek ama hâkimlik, bu beklentileri göğüsleyecek irtifâlara yükselmedikçe bu gibi tartışmalar hep sürüp gidecek. Başka yolu yok.