Ahmet Turan Alkan

Kerbelâ hadisesi İslâm dünyasının Şiî, Caferî ve Alevî kısımlarında çok merkezi bir yer tutuyor. Dinler tarihinde "siyasi" olanla "dinî" olanın bu kadar iç içe geçtiği az örnek gösterilebilir. Bundan tam 1322 sene evvel (hicrî tarihe göre 1362; zira kameri yıl, miladi yıla göre 11 gün daha kısadır) cereyan etmiş bir siyasi hadisenin hâlâ çok yakıcı izler taşıması ve bu hadiseye bağlı olarak milyonlarca Müslümanın itikad ve mezhebini tercih etmiş olması, "tarihi"siyasi" olanla bizatihi "dini" olanın birbirine nasıl etle tırnak gibi kaynaşmış olduğunu da gösteriyor. Bu nüktede büyük ibretler gizli.

Hilafet üzerinde hak iddia etmek için Mekke'den Irak'a sefer eden Hazreti Hüseyin, evlatları, yakınları ve maiyetiyle birlikte, Hicri 10 Muharrem 61 tarihinde Kerbelâ civarında Muaviye'nin oğlu ve veliahdı Yezid taraftarlarınca katledildi. Böylece "ehl"i Beyt" veya "Âl"i âbâ" diye tabir edilen Peygamber soyu, iktidar mücadelesinde tamamen safdışı bırakılmıştı. Bu şüphesiz siyasi bir cinayetti fakat dini tesirleri muazzam oldu. Şiî,

Caferî ve Alevî itikadında Yezid, işte bu yüzden bütün insanlık değerlerinin zıddını temsil eden mel'un bir sembol haline gelmiştir. İslâm dünyasında bugün bile Yezid ve Muaviye, isimlerinin başına saygı sıfatı bile getirilmeksizin tel'in edilmesine rağmen bazı müfrid Şia taraftarlarının bu hadiseyi bir kan davası haline getirerek beğenmedikleri kişi ve grupları "Yezid" sıfatıyla aşağılamaları şaşırtıcıdır. Oysaki İslâm âleminde Hazreti Ali ve onun neslinden gelenler, hemen bütün mezhep taraftarlarınca daima saygı ve hayranlıkla yâd edilirler. Dini olanla siyasi olanın tefriki konusunda soğukkanlı ve ilmî bir yaklaşım egemen kılınabilmiş olsaydı elbette dünyanın çehresi bir başka olurdu lakin "ekser'ün nâs", yani insan topluluklarının büyük kısmı için bu imkânsızdır. Onlar artık, siyasi tarihin itikad haline getirilmiş kısmına bir siyasi vaka gibi değil, itikadlarının temel rüknü olarak bakarlar ve bakış açısını uzun uzadıya eleştirmenin faydası yoktur. Bu konuda sizlere Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi Bey'in kaleme aldığı ve daha sonra Ziya Nur Aksun Beyefendi'nin zeyl ve haşiyeleriyle zenginleştirdiği "İslâm Tarihi" isimli eserdeki bakış açısını tavsiye etmek istiyorum (Bu eser Ötüken Neşriyat tarafından yayınlandı). Mesela kitabın 254. sayfasında (II. baskı, 1982) müellif şöyle ihtarda bulunuyor: "Dermeyan edeceğimiz muhakemelere itikadi bir kıymet verilmemesini ihtar ederiz. Aşere"i Mübeşşere'den olan zâtların (...) Allah indinde mağfur ve makbul olmaları başka şey, hareketlerinin ve sebeb oldukları vakaların tarihi düsturlar mucibince muhakemesi yine başka şeydir." İşte bu cümledeki fikri duruş yeri soğukkanlılıkla muhafaza edilmiş olsaydı şüphesiz bundan İslâm âlemi kazançlı çıkardı.

Dün Aşûra günü idi. Rahmetli anneciğim Muharrem'in 9, 10 ve 11. günlerini oruçsuz geçirmez, bizlere de tavsiye eder ve bunun yanında mutlaka kazanla aşure pişirerek konu"komşuya dağıtırdı. Bu güzel an'anenin hâlâ yaşıyor olmasından büyük mutluluk duyuyorum. Dün bizim evde yine kazanla aşure pişti ve Kerbelâ konuşuldu. Tabii aynı günleri Caferî ve Alevîlerin daha yakıcı ve derin bir hissiyatla geçirdikleri mâlum. Onlarla aynı hissiyat ve hassasiyetleri farklı bir üslupla da olsa paylaşmanın da bir başka güzelliği var.

Yazımın başlığı benim değil; 20. yüzyılda İran düşüncesinin fidelediği en vahşi çiçeklerden birine, Ali Şeriati'ye ait. Ali Şeriati, bu sözü, bu gibi hassasiyetlerin bütün zaman ve mekâna yayılması arzusuyla sarf etmişti ki bu doğru bir bakış açısıdır. İslâm'da belirli gün ve gecelerin, bayramların, hatta ancak Hacc ve Umre'ye mahsus bazı ibadetlerin gerçek anlamı, bu gibi derin şuur kavrayışlarının hayatın tamamına yayılması maksadını öğretmek, her günü bayram, her duayı tavaf, her yeri Mescid"i Haram ve tefekkür ânını "bir Arafat vakfesi" haline getirecek dikkat yoğunluğunu temrin etmek olsa gerektir. Yeni hicri yılınız, Aşura gününüz, Nevruz'unuz kutlu olsun; Kerbelâlar olmasın.