Ahmet Turan Alkan

Ecevit'in siyasete vedâ kararı, bende hazin bir gecikmişlik duygusu uyandırdı; kararın fiilen mahalli seçimlerden sonra yapılacak parti kurultayına kadar askıda bırakılması, gecikmişlik hissini pekiştiriyor.

Her şeye rağmen son on yıldaki performansı ile Ecevit, zihnimizde olumlu bir intibâ bıraktı. 70'li yılların hırçın, ideolojik yörüngesi bulanık, siyasi muhasımlarına karşı yırtıcı Ecevit'i, 12 Eylül'lü seksenli yıllardan sonra Türk siyasetinin merkezinde yerini aldı ve her şeyden ziyade dürüstlükten tâviz vermeyen şahsiyeti, sade aile hayatı, entelektüel kimliği ve sanatseverliği ile hemen herkeste sempati uyandırdı. 2002 yılının yaz aylarında maruz kaldığı ve Rahşan Hanım'ın tâbiriyle "sivil darbe" diye nitelenen siyasi kumpas, tertipçilerinin elinde patlamasıyla neticesiz kalsa bile Bülent Ecevit'i de sahnenin dışına itti.

Hırsını kaybetmiş adamdan siyasetçi olmayacağı mâlum karinedir lâkin gönül, hırsını denetim altına alabilen siyasetçi tipinin gelecek kuşaklara örnek olmasını istiyor. Sayın Ecevit, gecikmiş de olsa siyasete vedâ ettiğini açıklayarak, en azından çağdaşlarında bir nefis muhasebesi arzusu uyandırmış olmalıdır veya biz öyle temenni ederiz.

İstifa kavramının Türk kültüründe müsbet bir intiba gibi değerlendirilmediği son derece açık; bu kavram bizde yenilgiyi kabullenme, başarısızlık, yıkılış veya tükeniş gibi algılanıyor. Demokrasiyle doğrudan bağlantısı olmasa bile istifa, seçimle veya tayinle geldiği halde, başarısızlığını kabullenmeyerek "geldiğim gibi giderim" anlayışı güden insanların zihninde demokrasiye duyulan inancın zayıflamasına yol açıyor. Hiç kimse demokrasiye sadece adının güzelliğinden ötürü destek vermiyor; demokrasi, bir problem çözme aracı olarak insan onuruna ve temel haklara en saygılı kamu nizamı üslubu olduğu için baş tacı ediliyor. Duverger'nin "Seçimle gelen krallar" tâbirindeki ironi son derece berraktır ve bu noktada istifa, demokrasiye duyulan inancın tazelenmesi için bir emniyet süpabı fonksiyonunu icrâ ediyor. Diğer cihetten siyasi kültürümüzün de, başarısızları istifaya zorlamak noktasında yetersiz ve geri olduğunu da önemle hatırlamalıyız. Türk basını bu noktada Türk kamuoyundan bir fersah ilerde gibi görünüyorsa da sicili pek parlak sayılmaz; güç odaklarının sözcüsü veya müttefiki pozisyonunu korumak uğruna pek çok âkıl basın mensubunun diledikleri gibi yazıp tavır alamadıklarına hâlâ şahit olmuyor muyuz?

Bu konuda Milli Takım'ın teknik direktörü Şenol Güneş'in Letonya'ya elenmemizin ardından yerinde tutunma gayretine basının nasıl dolaylı destek verdiğini görmezden gelemeyiz; biraz da ertesi gün bütün Türkiye'yi sarsan ve üzen bomba olaylarının telâşesi içinde gündeme getirilmeyen bu hâdise tipik özellikler taşıyor. Türk basınından rastgele seçilmiş yüz spor yazarına teorik planda, "bir milli takım çalıştırıcısı hangi şartlarda istifa eder" suali tevcih edilse, bu yüz kişinin teorik mânâda Letonya başarısızlığını tarifle cevap vereceğinden eminim. Kim bilir, belki de, "milletçe tek yumruk, tek bilek olmamız gereken şu günlerde birini istifaya davet etmek moral bozabilir" gibi hayli "ince" bir endişeyle vaziyeti görmezden gelmiş olmalılar.

Şenol Güneş'i kendi nefislerinden bile çok seven ve aziz tutan bazı okuyucularım yine kızacak ve belki protesto mektuplarında terbiyelerini bile riske sokan ifadelerde bulunacaklardır ama müsterih olsunlar; Bülent Ecevit gibi Şenol Güneş de, "istifa" anafikri üzerine eğilen bu yazıda sadece konu mankeni durumundadır.

Güle güle Sayın Ecevit; size sağlıklı ve huzur dolu yıllar temenni ederiz; inşallah hatıralarınızı yazmayı ihmâl etmezsiniz.